Aysu “Geleceğimiz tehdit altında”
Abdullah Aysu, Türkiye’de “Biyogüvenlik Yasası hemen şimdi” kampanyası başlatıldığını anımsatarak bundan önce Tohumculuk Yasası’nın çıkarılmasını eleştirdi. Aysu, “Önce Biyogüvenlik Yasası çıkarılır ve hangi bölgede hangi tohumun yetiştirilmesi gerektiği belirlenir. Bu yasa dayanak olur. Ama ondan önce Tohumculuk Yasası’nı çıkardılar. Tohumculuk Yasası ile de tohumun tüm hakları çiftçilerden alınıp şirketlere devredildi. Şirketler nerede ne üretileceğine karar veren konuma geldiler” dedi.
GDO’lu tohumlarla ilgili yasada bir düzenleme olmadığını ifade eden Aysu, “Ama bu Türkiye’de GDO’lu üretim yapılmıyor anlamına gelmiyor. 2005′te dünyanın 1 numaralı GDO’lu mısır üreticisi Arjantin’den 235 bin ton mısır geldi. STK’ler olarak analiz ettirdik ve GDO’yu tespit ettirdik. Ama Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürü ‘ Bizden önce de böyle yapılıyordu, mezvuatı uyguluyoruz’ diyerek yanlışı yanlışla örtmeye çalıştı. Arjantin’den yine mısır getirileceğini öğrendik. Hatta Bakanlar Kurulu ‘ sıfır ‘ gümrük için çalışma yürütüyor” diye konuştu.
Üretim sürecini kontrol altına alan, tüketiciye sağlıklı ürün sunmayı hedefleyen bir yasaya ihtiyaç duyulduğunu dile getiren Aysu , “Şirketlerin bizi daha fazla sömüreceği bir yasa istemiyoruz” görüşünü dile getirdi.
Doğa bozuldu kazanç düştü
*Hububat Üreticileri Sendikası Genel Başkanı ve Çiftçi Sendikaları Sözcüsü Abdullah Aysu, dünyada 155 milyon ton olan buğday stokunun bu yıl 111 milyon tona düştüğünü açıkladı.
33 yıldır çiftçilik yapan Abdullah Aysu, endüstriyel tarımın hem verimi hem de kazançlarını nasıl düşürdüğünü ise şöyle anlattı:
“Artık kazanamıyorum. Ankara-Polatlı’da bir evim vardı, geçiniyordum. 8-10 kardeşimi yeğenimi okutup iş güç sahibi yaptım. Şimdi bir çocuğumu okuturken zorlanıyorum. Artık topraklarımdan da emin değilim. Ürün vermeyecek diye endişeleniyorum. Toprağım, toprak olmaktan çıktı, kimyasal gübre kullana kullana sentetik bir şey oldu. Ceviz üretimine geçmek istedim bu yıl, ama geçemedim. Tarlamın altındaki dereler kurudu. Eskiden daha az gübre ve ilaç kullanıyordum ama doğanın bir dengesi vardı, verim alıyordum. Biz bir yandan yoksullaşırken toplum da kıtlığa doğru gidiyor. Dünyada gıda krizi yaşıyor. Dünyada arpa bulamıyorsunuz artık. Arpa olmazsa et bulamazsınız. Hayvanlar arpa ile besleniyor. Dünyada 155 milyon olan buğday stoku bu yıl 111 milyon tona düştü. 2007′de Şikago borsasında 520 dolar olan buğdayın tonu bu yıl 1270 dolara çıktı. İhracat yapan ülkeler artık kıtlığı gördüğü için kendisi için stok yapıyor, dünya piyasasına sunmuyor. Buğday, Polatlı borsasında 710 lira Konya’da 810 lira. Burada yine çiftçi kazanmıyor. Ürünü elinde bekletme gücüne sahip toprak ağaları, yatırım amaçlı alan tüccarlar kazanıyor. Çiftçi ayakta kalmazsa şirket tarzı üretimle tarımın sürekliliği sağlanamaz. Şirket tarzı üretim tek cins ekimdir. Biyoçeşitlilik yok oluyor, doğanın dengesi bozuluyor. Endüstriyel tarıma yönelip GDO’ya bu kadar gömülürsek insanlık yaşamını nasıl devam ettirecek? Tekrar doğa ile barışmamız gerekiyor.”
GDO’lu tohumlar terminatör gibidir
Abdulah Aysu, Türkiye’de yaklaşık 10-15 yıldır GDO’lu tohumla üretim yapıldığını söyleyerek şunları kaydetti:
“Resmi veri yok ama yapılan üretimin çoğunluğunda GDO’lu tohumların kullanıldığı kuşkusu çok yüksek. Bu tohumlar yurtdışından getiriliyor. Özellikle biber, domates, salatalık gibi sebze tohumları. Bunlar aynı zamanda çok pahalı. Kilosu 30 bin YTL civarında. Tohum neden 35 bin YTL olsun ki? Normal şartlarda kendi ürününüzden tohum ayırırsınız ve para vermezsiniz. Ama GDO’lu tohumlar ‘ terminatör ‘ gibidir. Bir defalıktır, asla tohum vermez. Çok fazla üretiyorsanız tohum satardınız eskiden. Ama yeni Tohum Yasası ile çiftçinin elinden tohum satma yetkisi de alındı. Biz tohum üretsek 3 bin YTL’ye bile satamayız ki, bu rakam bile ahlaki değil. Ama şirketlerin iddiası şu: ‘Üretim maliyetleri içindeki tohumun oranı yüzden 10′ları 5′leri geçmez.’ Hacim olarak büyük görünüyorsa da büyütmemek gerek diyorlar. Kendi tohumluğumuzu kaybettikten sonra da yine bu rakamlarda mı duracağız? Yüzde 5-10 çok ciddi rakamlardır. Zaten 100 liranın 8 lirasını kazanıyoruz. Yüzde 92’si tohuma, nakliyeye, gübreye, vergiye gidiyor. Çiftçi istasyondur, para gelir ve gider.”
YEREL TOHUM ÖNERİSİ
Aysu, GDO’ya karşı en etkili mücadele yönteminin yerel üretim-yerel tüketim olduğunu ifade ederek, “Örneğin Denizli’nin bir kasabasında bir domates tohumu vardır, hiç su istemez. Ama köye girer girmez domates kokusunu alırsınız, yarılmıştır domatesler tattan. Tarım Bakanlığı bu tohumları yaymalı. Bu bir zorunluluk. GDO’lu tohumlar küresel ısınmanın karşısında duramaz çünkü kuraklığa dayanıklı değildir. O yörenin tohumu oranın iklim şartlarına, süre içindeki değişikliklere de uyarak devamını sağlar.
Esas çözüm yerel tohum kullanmak, yerel olarak pazarlamak ve yerel olarak tüketmek. Endüstriyel tarım çıkmaz bir sokaktır, derhal vazgeçmeliyiz. Çiftçiler üretmek istiyor ama doğal yollarla. Bizi şirketlerin eline bırakmayacak örgütlenmenin önünü açılmalı” dedi.
Bir ürüne neyin aktarıldığı bilinmediği için aktarılan organizmaya karşı alerjisi olanlar reaksiyon gösteriyor. Çevresel açıdan biyoçeşitliliği bitiriyor. GDO’lar tozlaşma yolu ile yabani türleri de kendine çevirerek tek tip ürün oluşmasına yol açıyor. Bir mısırın poleni 35 kilometreye kadar taşınabiliyor.
GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler ile terminatör teknolojisi gereği aktarılmış olan genler de toksin üreterek çalıştıklarından, dokularda birikme durumunda, önemli riskler oluşturuyor. GDO’lu bitkilerin doğrudan ve dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırıcı tarafından ortaya kondu. Özellikle, herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinde kullanılan bazı kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları biliniyor.
GDO’lu bitkinin orijinal yapısında bulunan bazı kalite öğelerinde önemli azalmalar oluyor. Kalp hastalıklarına ve kansere karşı önemli bir koruyucu madde olan “phytoestrogen ” bileşikleri, klasiklere oranla GDO’lu bitkilerde daha az.
GDO’LU ÜRÜNLER
GDO’lu ürünler en çok soya, mısır, kanola ve pamuk olarak karşımıza çıkıyor. Soya ve mısır Türkiye’de çok yaygın kullanılıyor ve aynı zaman en çok ithal ettiğimiz ürünlerin başında geliyor. GDO’lardan uzak durmak için soya ve mısır yememek de çözüm değil. Çünkü mısır ve soya, 1600 gıda maddesi içinde katkı maddesi olarak kullanılıyor.
Artık daha bilinçli olmasına karşın çiftçiler, örgütsüz olmalarından yakınıyorlar.
Çiftçiler, tekellerin GDO’lu tohumlarına, kimyasal gübrelerine ve ilaçlarına mahkûm hale geldi
* Tarım şirketleri tarafından benimsenen tek tip üretim, biyoçeşitliliği yok ediyor ve geleceğimizi de tehlikeye atıyor. GDO’lu tohumlarla yapılan endüstriyel tarım yüzünden dünyada ciddi bir gıda krizi yaşanıyor.
Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) içeren tohumlarla Türkiye’de tarım yapılıp yapılmadığına ilişkin resmi bir veri olmamakla birlikte son 10-15 yıldır bu yöntemle üretim yapıldığı tahmin ediliyor. 33 yıldır çiftçilik yapan Türkiye Çiftçi Sendikaları Sözcüsü Abdullah Aysu, 1965 yılında bir dönüm buğdaya 8 kilo gübre verirken bugün 22 kilo gübre verdiklerini ancak o dönemin verimliliğini yakalayamadıklarını söylüyor. Bunun GDO’lu tohumlarla yapılan üretimden kaynaklandığını düşünen Aysu, geçen yıl hasattaki düşüşün kuraklıktan değil artık toprağın bağımlı hale geldiği kimyasal gübrede yaşanan fiyat artışından kaynaklandığını savunuyor.
Hububat Üreticileri Sendikası Genel Başkanı ve Çiftçi Sendikaları Sözcüsü Abdullah Aysu, Fransa hükümetinin, GDO’ları yasaklaması için açlık grevi yapan köylü lideri Jose Bove ve15 arkadaşının açlık grevine destek vermek için Paris’e yaptığı ziyareti ve deneyimlerini gazetemize anlattı.
Fransa’da Monsanto firmasının 11 yıl önce kolza ekimine başlaması ile GDO’lu tohumlara karşı ilk tepkinin oluştuğunu belirten Aysu, şunları söyledi:
“Kolza, kanola denilen bitkinin ilk halidir. 1983′te Türkiye’de kanserojen madde içerdiği için kolza üretimine yasaklanmıştı. Dünyadaki ekimi ise daha önce yasak getirilmişti. 1999′da Monsanto firması, Fransa’da kolza ekimine başlayınca çiftçiler de eyleme başladı. 1999′da çiftçi ve çiftçi dostları Monsatno firmasının GDO’lu mısırlarını tarlalarda gidip biçtiler. Birçok dava açıldı, cezaevine giren çiftçiler oldu. Bu eylem bir gelenek haline geldi. ‘ Tırpancılar’ adı verilen bu grup her yıl gidip GDO’lu ürünleri biçiyorlardı.”
Jose Bove’nin bu eylemler yüzünden hakkında en çok dava açılan kişi olarak simge isim haline geldiğini dile getiren Aysu, ilk mısır biçme eyleminden sonra GDO’nun Avrupa’da tartışılmaya başlandığının altını çizdi.
YASA 1 YIL ERTELENDİ
Aysu, Fransa’da çiftçilerin ve doğaseverlerin GDO’ya karşı ciddi bir muhalefet oluşturduğuna dikkat çekerek, Sarkozy’nin 2007′de iktidara gelince GDO’lu üretimi serbest bırakacak bir yasa hazırlamaya başladığını anlattı. Jose Bove ve 15 arkadaşının bu yasaya karşı 3 Ocak 2008′de açlık grevine başladığını anımsatan Aysu, grevin tam da destek ziyareti yaptıkları gün, yani 8 Ocak’ta sona erdiğini söyledi.
Açlık grevi sonucu söz konusu yasanın bir yıl boyunca ertelendiğini ifade eden Aysu, şöyle konuştu:
“Bu yıl Fransa’da GDO’lu üretim yapılmayacak. Ancak eylem sorunu çözmedi sadece durdurdu. Mücadelemiz devam ediyor. Açlık grevinin Paris’te başladığı dönemde 4 kıtadan çiftçiler başka bir konuyu tartışmak üzere Fransa’ya gidiyorduk. Avrupa Köylü Koordinasyonu üyeleri olarak Paris’te buluştuk. Via Campesina’ya (Çiftçilerin Yolu) bağlıyız. 97 ülkeden 137 ülke üye. Türkiye’den Çiftçi Sendikaları olarak üyeyiz. Destek vermek için Paris’e gittik. Ayağımız uğurlu geldi sanırım, gittiğimiz gün grev bitti, yasa kalktı.”
ÇİFTÇİ BİLİNÇLİ
Türkiye’de çiftçilerin GDO’lar konusunda bilinçli olduğunu ancak örgütsüzlük nedeniyle mücadele edemediğini anlatan Aysu, “Çiftçilere tohum meselesi konusunda eğitim verdik. Çiftçi, ‘Tohumu çözelim, biz her şeyi çözeriz’ diyor. Tohumun, üretim girdilerinin pahalılığından çok mustaripler. Gübreye şubat ayında yüzde 100 zam geldi. Bu yılki kıtlık, kuraklıktan değil pahalılıktan oldu. Çiftçi parasını ödeyip gübre alamadı. Bu toprak gübreye alıştı, almazsa verim beklemeyin” dedi.
Aysu, çiftçinin GDO’lu tohumların risklerinin farkında olduğunu, artık söz sahibi olmadığı üretim sürecinin sonunda büyük bedeller ödeyeceğini de bildiğini belirtti. Çiftçilerin sözleşmeli üretime mahkûm olduğunu anlatan Aysu, “Şirket bize kullanacağımız tohumu, ilaçlara gübreleme dönemlerini ve biçimlerini söylüyor. Söz sahibi değiliz. Ürünün sağlıklı olup olmadığına çiftçiler değil şirketler karar veriyor. Denetimi kamu değil şirketler yapıyor. Kamu destekleme alımı da şirketlere bırakıldı” diye konuştu.
GDO’lu tohumların risklerini bilen çiftçi, bu üretim süreci sonunda büyük bedeller de ödeyeceğinin farkında.
Şirketler söz sahibi
Aysu, tekellere karşı üretici ile tüketicinin çıkarlarının artık birleştiğini ifade ederek şöyle devam etti:
“Tüketici ne tükettiğini fark edip talebi belirlemeli. Mevsiminde gıda tüketmeye başladığımızda sorun çözülür. Domates yaz sebzesi ancak biz bütün bir yıl boyunca domates tüketiyoruz. Kışın yediğiniz domates gerçekten domates gibi kokuyor mu? Çiftçi kendine özel, GDO’suz üretim yapıyor. Çünkü nasıl zararlı olduğunu biliyor. Ama geçimini sağlamak için şirketlerin belirlediği kurallar içinde üretim yapmaya devam etmek zorunda. Kendi tohumunuzu şirketten almaya başladığınızda fiyatları belirleyen de siz olamazsınız. Şirket tekel ve belirleyici oluyor, başka seçeneğiniz kalmıyor. Ya şirketin belirlediği koşullarda üreteceksiniz ya da bu işi bırakacaksınız. Üretim sürecinin kontrolü şirketlere geçti. 1.5 YTL’ye tüketilen domatesin sorumlusu çiftçi değil. 200 kuruşun üstüne domates satmadık hiç. Aradaki fark bize geri dönmüyor. 200 kuruştan satarsak 200 kuruşu alırız, aradaki fark komisyoncuya veya şirkete gider. Pazardaki fiyatlara bakıp bizim çok para kazandığımızı sanıyorlar. Çok para kazanıyor olsak kentlerinizin çevresindeki kent-kır yaşamını tercih etmeyiz. Topraklarımızdan koparıldığımız için kentlere geliyoruz. Türkiye’de 50 saniyede bir çiftçi iflas ediyor. Yılda 680 bin çiftçi kente geliyor.”
Cumhuriyet 16.04.2008






Aslına bakarsanız , ithal tohumun bu kadar yaygnlaşmasının başka bir nedeni ise herkesin bilgiği gibi “ithal mal iyidir” düşüncesi ve devlet organlarının denetiminin eksikliğidir.bu noktada en önemli görev sivilToplum örgütlerine düşüyor, çifçiyi çifti olan ve onların dilinden anlayan birileri uyarmalı yönlendirmeli,eğitmeli.
çifçinin eğitimini sivil toplum örgütler ve dernekler aktif olarak üstlenmeli.
Devletin işi başından aşkın zaten?
birde milletin efendisi ile mi uğraşsın?