<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Toprak Onur Yaşam &#187; Makale</title>
	<atom:link href="http://www.karasaban.net/category/makale-arsivi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.karasaban.net</link>
	<description>Toprak Onur Yaşam</description>
	<lastBuildDate>Thu, 11 Mar 2010 12:05:47 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Avatar, Avatar&#8217;ın ta kendisi / Slavoj Zizek</title>
		<link>http://www.karasaban.net/avatar-avatarin-ta-kendisi-slavoj-zizek/</link>
		<comments>http://www.karasaban.net/avatar-avatarin-ta-kendisi-slavoj-zizek/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 09:56:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Karasaban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Avatar]]></category>
		<category><![CDATA[Slavoj Zizek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.karasaban.net/?p=6382</guid>
		<description><![CDATA[Siyaseten doğru temaların altında ırkçı motifler barındıran Avatar bize şunu öğretiyor: Yerlilerin tek seçeneği insanlarca kurtarılmak ya da yok edilmek. Sadece emperyalist gerçekliğin kurbanı olmakla beyaz adamın fantezisinde kendilerine biçilen rolü oynamak arasında tercih yapabilirler
James Cameron’ın Avatar filmi, uzak bir gezegendeki mavi tenli yerli bir halkın arasına sızmak ve onları doğal kaynaklarının çıkarılmasına ikna etmek [...]


Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/peruda-yerliler-kazandi-yagma-yasasi-iptal-edildi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Peru&#8217;da Yerliler Kazandı, Yağma Yasası İptal Edildi'>Peru&#8217;da Yerliler Kazandı, Yağma Yasası İptal Edildi</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Siyaseten doğru temaların altında ırkçı motifler barındıran Avatar bize şunu öğretiyor: Yerlilerin tek seçeneği insanlarca kurtarılmak ya da yok edilmek. Sadece emperyalist gerçekliğin kurbanı olmakla beyaz adamın fantezisinde kendilerine biçilen rolü oynamak arasında tercih yapabilirler</p>
<p>James Cameron’ın Avatar filmi, uzak bir gezegendeki mavi tenli yerli bir halkın arasına sızmak ve onları doğal kaynaklarının çıkarılmasına ikna etmek üzere gönderilen engelli bir eski askerin hikâyesini anlatıyor. Karmaşık bir biyolojik başkalaşım sonucu kahramanın zihni kendi ‘avatarı’nın kontrolünü ele alıyor ve genç bir yerlinin vücudunda zuhur ediyor. Bu yerliler son derece ruhani ve doğayla uyum içinde yaşıyorlar. Tahmin edileceği gibi asker güzel bir yerli prensesine aşık oluyor ve savaşta yerlilerin safına katılıyor, insan işgalcileri kovup gezegenlerini kurtarmaları için onlara yardım ediyor. Filmin sonunda kahraman ruhunu yaralı insan gövdesinden yerli avatarına aktararak onlardan biri haline geliyor.</p>
<p>Devam filmi ilginç olurdu</p>
<p>Filmin üç boyutlu hipergerçekliği göz önüne alındığında, Avatar Masum Sanık Roger Rabbit veya Matrix gibi filmlerle kıyaslanmalı. Üç filmde de kahraman sıradan gerçekliğimizle hayali bir evren arasında (Roger Rabbit’teki karikatürler, Matrix’teki dijital gerçeklik ya da Avatar’daki dijital olarak geliştirilmiş gündelik hayat) sıkışıp kalır. Bu yüzden şu akılda tutulmalı: Avatar’ın anlatısının tek ve aynı ‘gerçek’ gerçeklikte yaşandığı söyleniyor olsa da, altta yatan sembolik ekonomi düzeyinde, iki gerçeklikle iştigal ediyoruz: Bir yanda emperyalist sömürgeciliğin sıradan dünyası, diğer yanda doğayla ensest bir bağ kurarak yaşayan yerlilerin fantazi dünyası. Filmin sonu kahramanın tümüyle gerçeklikten fantazi dünyasına göç etmesi olarak okunmalı &#8211; adeta Matrix’te Neo’nun kendisini tekrar tümüyle matrikse sokmaya karar vermesi gibi.</p>
<p>Ancak bu, gerçek dünyaya yönelik daha ‘otantik’ bir kabul ediş adına Avatar’ı reddetmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Fantaziyi gerçeklikten çıkarırsak, bizzat gerçeklik tutarlılığını yitirip dağılır. ‘Ya gerçekliği kabul et ya da fantaziyi tercih et’ arasında seçim yapmak yanlış: Sosyal gerçekliğimizi gerçekten değiştirmek ya da ondan kaçmak istersek, yapılacak ilk şey bu gerçeklikle uyum sağlamamıza yol açan fantazilerimizi değiştirmektir. Avatar’ın kahramanı bunu yapmadığından, subjektif konumu Jacques Lacan’ın Sade ile ilgili söylediği şey haline gelir: Kendi hayallerinin kurbanı.</p>
<p>Bu yüzden Avatar’ın devamında olabilecekleri hayal etmek ilginç: Sözgelimi birkaç yıllık (ya da aylık) saadetten sonra, kahraman tuhaf bir rahatsızlık hissetmeye ve çürümüş insan dünyasını özlemeye başlar. Bu rahatsızlığın kaynağı ne kadar kusursuz olursa olsun her gerçekliğin bizi er geç hayal kırıklığına uğratması değildir sadece. Böyle kusursuz bir fantazi bizi tam da kusursuz olduğu için hayal kırıklığına uğratır: Bu kusursuzluğun işaret ettiği şey, onu hayal eden özneler olarak orada bize yer olmamasıdır.</p>
<p>Avatar’da tahayyül edilen ütopya Hollywood’un bir çift yaratmak için bildik formülünü kullanıyor: Uygun cinsel partnerini bulmak için barbarların arasına karışması gereken, kaderine boyun eğmiş beyaz kahraman (Kurtlarla Dans’ı hatırlayın). Tipik bir Hollywood yapımında, Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nden dünyaya çarpan göktaşlarına kadar her şey Ödipal bir anlatıya tahvil edilir. Büyük tarihsel olayların bir çiftin vuslatının arka planı olarak kullanıldığı bu prosedürün gülünç zirvesi, Warren Beatty’nin Kızıllar filmidir. Hollywood bu filmde, 20. asrın en travmatik tarihsel vakası olduğu söylenebilecek Ekim Devrimi’ni rehabilite etmenin bir yolunu bulmuştur. Kızıllar’da John Reed-Louise Bryant çifti derin bir duygusal kriz içindedir; aşkları Louise ateşli bir devrimci konuşma yapan John’u seyrederken alevlenir. Devamında çiftin sevişmesi, arketip devrim sahneleriyle kesişir ve bunlardan bazıları cinsellikle fazlasıyla bariz bir biçimde bakışır; sözgelimi John Louise’in içine girdiğinde kamera bir gösterici kalabalığının hareket halindeki ‘fallik’ bir tramvayı kuşatıp durdurduğu bir sokağa döner &#8211; bu arada arkada ‘Enternasyonel’ marşı terennüm edilmektedir. Orgazm anında bizzat Lenin de arzı endam eder; bir salon dolusu delegeye konuşmakta ve soğuk bir devrimci liderden ziyade aşk başlangıcına nezaret eden bilge bir öğretmeni andırmaktadır. Hollywood’a göre bir çiftin ikinci baharına hizmet ediyorsa Ekim Devrimi bile kullanılabilir.</p>
<p>Cameron’ın bundan önceki gişe filmi Titanik de gerçekte geminin buzdağına çarparak yaşadığı felaketle mi ilgilidir? Tam felaketin gerçekleştiği ana dikkat: Genç sevgililer (DiCaprio ve Winslet) ilişkilerini kesinliğe kavuşturduktan hemen sonra güverteye döndüklerinde yaşanır felaket. Daha da hayati olanı, Winslet’in sevgilisine gemi ertesi sabah New York’a vardığında onunla kaçacağını, yani gerçek aşkıyla yoksul bir hayatı zenginler arasında yanlış, çürümüş bir hayata tercih edeceğini söylemesidir. Bu anda gemi, asıl felaket olacağı aşikâr olan şeyi, yani çiftin birlikte yaşayacağı hayatı önlemek babında buzdağına çarpar. Günlük hayatın sefaletinin, kısa süre sonra onların aşkını öldüreceği kolayca tahmin edilebilir. Dolayısıyla felaket onların aşkını kurtarmak, çiftin aslında ‘ilelebet mutlu yaşayacağı’ yanılsamasını sürdürmek için vuku bulmuştur. DiCaprio’nun son dakikaları daha açık bir ipucu daha barındırır. Suda donarak ölmekte olduğu sırada Winslet büyük bir tahta parçasının üzerinde güvendedir. DiCaprio’yu kaybetmekte olduğunun farkında olan Winslet, “Seni asla bırakmayacağım” diye feryat eder &#8211; ve bunu söylerken, sevgilisini elleriyle uzağa itmektedir.</p>
<p>Niye? Çünkü DiCaprio vazifesini ifa etmiştir. Titanik bir aşk hikâyesinin altında başka bir hikâye anlatır. Kimlik krizi yaşayan şımarık bir yüksek sosyete kızının hikâyesidir bu: Kafası karışmıştır ve DiCaprio aşk partnerinden ibaret olmanın ötesinde, işlevi kızın kimlik duygusunu ve hayat amacını tesis etmek olan bir tür ‘sırra kadem basan aracı’dır. DiCaprio’nun dondurucu Kuzey Atlantik denizinde kaybolmadan önceki son sözleri bir aşığın değil, kıza kendisine karşı dürüst ve sadık olmasını öğütleyen bir vaizin sözleridir.</p>
<p>Yoksul vampirce sömürülüyor</p>
<p>Cameron’ın yüzeysel Hollywood Marksizmi (aşağı sınıflara kaba saba bir biçimde iltimas geçerken, zenginlerin acımasız bencilliğini karikatür düzeyinde tasvir etmesi) bizi yanıltmamalı. Yoksullara yönelik bu sempatinin altında, ilk bütünlüklü tezahürünü Rudyard Kipling’in Cesur Kaptanlar’ında bulan gerici bir mit yatıyor. Cesur Kaplanlar’daki hikâye, krizdeki genç ve zengin bir insanın, yoksulun kanlı canlı hayatıyla kısa ve yakın bir temas sayesinde yaşama gücü kazanmasıyla ilgili. Yoksula duyulan şefkatin arkasında, vampirce bir sömürme yatmaktadır.</p>
<p>Bugün Hollywood bu formülü giderek kenara bırakıyor gibi. Fakat Avatar’ın bir çift yaratmayı öngören eski formüle sadakati, yani tümüyle fanteziye bel bağlaması ve yerli bir prensesle evlenip kral olan beyaz adama dair hikâyesi, onu ideolojik olarak muhafazakâr, eski moda bir film kılıyor. Teknik parlaklığı bu muhafazakârlığı örtmeye hizmet ediyor. Siyaseten doğru temaların altında (emperyalist işgalcilerin ‘askeri-sınai kompleksi’ne karşı koyan ekolojik yerlilerle saf tutan dürüst beyaz adam), kaba ırkçı motiflerden mürekkep bir silsile var: Dünyadan kovulmuş ama güzel bir yerel prensesin elini tutup yerlilerin nihai savaşı kazanmasına yardım etmeye muktedir bir felçli. Film bize şunu öğretiyor: Yerlilerin tek seçeneği insanlar tarafından kurtarılmak ya da yok edilmek. Sadece emperyalist gerçekliğin kurbanı olmakla beyaz adamın fantezisinde kendilerine biçilmiş rolü oynamak arasında tercih yapabilirler.</p>
<p>Maoculara da hayran mısınız?</p>
<p>Avatar para basarken, tuhaf bir biçimde anlattığı hikâyenin hayata geçtiğini düşündüren bazı gelişmeler oluyor. Dongria Kondh halkının yaşadığı Hint eyaleti Orissa’nın güney tepeleri, muazzam boksit damarlarını çıkarmayı planlayan maden şirketlerine satıldı. Tepki olarak Maocu (Naksalit) bir silahlı isyan patlak verdi.</p>
<p>Hindistan başbakanı isyanı ‘iç güvenliğe yönelik en büyük tehdit’ olarak niteledi; isyanı ilerlemeye karşı aşırılıkçı bir direniş olarak yansıtan anaakım medya ‘kızıl terör’e dair haberlerle dolup taşıyor. Hint devletinin orta Hindistan’daki ‘Maocu kalelere’ karşı büyük bir operasyon yürütmesine şaşmamak lazım. Ve her iki tarafın bu acımasız savaşta büyük bir şiddete başvurduğu, Maocuların ‘halk adaleti’nin acımasız olduğu da doğru. Fakat bu şiddetin liberal ağız tadımıza uyup uymadığı bir yana, bunu kınamaya hakkımız yok. Neden? Çünkü bu insanların durumu tam da Hegel’in ayaktakımına denk düşüyor: Hindistan’daki Naksalit asiler, asgari düzeyde onurlu bir yaşamdan mahrum bırakılan, açlık çeken bir kabile halkı.</p>
<p>Peki Cameron’ın filmi bu açıdan nerede duruyor? Hiçbir yerde: Orissa’da kendilerini baştan çıkarıp halkına yardım edecek beyaz kahramanları bekleyen asil prensesler yok, aç köylüleri sadece Maocular örgütlüyor. Film tipik bir ideolojik ayrımı tecrübe etmemizi sağlıyor: Gerçek mücadelelerini reddederken, idealize edilmiş yerlilere sempati duymak. Filmi beğenen ve yerli asilerine hayranlık duyanlar, muhtemelen Naksalitleri görse tabanları yağlayacak ve cani teröristler diyerek yüz geri edecektir. Bu yüzden gerçek avatar Avatar’ın ta kendisi &#8211; gerçekliğin yerine geçen film.</p>
<p>(Britanya’da yayımlanan haftalık dergi, 4 Mart 2010)</p>
<p>Kaynak : Radikal Gazetesi</p>


<p>Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/peruda-yerliler-kazandi-yagma-yasasi-iptal-edildi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Peru&#8217;da Yerliler Kazandı, Yağma Yasası İptal Edildi'>Peru&#8217;da Yerliler Kazandı, Yağma Yasası İptal Edildi</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.karasaban.net/avatar-avatarin-ta-kendisi-slavoj-zizek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Foster : Ekoloji bu sistemin içinde kurtarılamaz</title>
		<link>http://www.karasaban.net/foster-ekoloji-bu-sistemin-icinde-kurtarilamaz/</link>
		<comments>http://www.karasaban.net/foster-ekoloji-bu-sistemin-icinde-kurtarilamaz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 09:47:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Karasaban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[gerçeğin günlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[John Bellamy Foster]]></category>
		<category><![CDATA[sosyalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.karasaban.net/?p=6228</guid>
		<description><![CDATA[İspanya merkezli yayın yapan En Lucha dergisinden Aleix Bombilla, “Marx’ın Ekolojisi” ve “Ekolojik Devrim” kitaplarının yazarı John Bellamy Foster ile “Marksizm ve Ekoloji” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi:
En Lucha: Marx’ın Ekolojisi kitabınızda Marksizm’in ekolojik harekete sunacağı çok şey olduğunu iddia ediyorsunuz. Marksistler ve ekolojistler arasında ne türden birleşik işler tesis edilebilir?
John Bellamy Foster: Marksistler ve ekolojistlerin [...]


Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/ekoloji-ve-kapitalizmden-sosyalizme-gecis-john-bellamy-foster/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Ekoloji ve kapitalizmden sosyalizme geçiş / John Bellamy Foster'>Ekoloji ve kapitalizmden sosyalizme geçiş / John Bellamy Foster</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/gecim-kaynagi-findik-olan-uretici-borc-icinde/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Geçim kaynağı fındık olan üretici borç içinde'>Geçim kaynağı fındık olan üretici borç içinde</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/fransa-sol-ekoloji-ve-ciftciler-selami-sakiroglu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Fransa, sol, ekoloji ve çiftçiler / Selami Şakiroğlu'>Fransa, sol, ekoloji ve çiftçiler / Selami Şakiroğlu</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İspanya merkezli yayın yapan En Lucha dergisinden Aleix Bombilla, “Marx’ın Ekolojisi” ve “Ekolojik Devrim” kitaplarının yazarı John Bellamy Foster ile “Marksizm ve Ekoloji” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi:</p>
<p><strong>En Lucha: Marx’ın Ekolojisi kitabınızda Marksizm’in ekolojik harekete sunacağı çok şey olduğunu iddia ediyorsunuz. Marksistler ve ekolojistler arasında ne türden birleşik işler tesis edilebilir?</strong></p>
<p><strong>John Bellamy Foster: </strong>Marksistler ve ekolojistlerin tamamen farklı gruplar olmadıklarını kabul etmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Tabii ki anti-ekolojik olan Kızıllar ve anti-Marksist olan Yeşiller olduğu bir gerçek. Ancak bu ikisinin örtüşmeleri ve giderek artan biçimde birbirlerine yaklaşmaları olağandışı değil. Birçok sosyalist çevrecidir ve birçok çevreci de sosyalisttir. Aslında Marksizm ve ekolojinin hem klasik olarak hem de bugün aynı sonuca götürdüğü kanısı mevcut. Marx’a göre hedef, insanlık ve doğa arasındaki metabolik ilişkinin ortak üreticiler tarafından akla uygun biçimde düzenlendiği bir toplumun inşasıydı. Bahsettiğiniz kitabımın orijinal başlığının Marx ve Ekoloji olması gerekiyordu, fakat kitabın ismini Marx’ın ekolojik anlayışının derinliği nedeniyle Marx’ın Ekolojisi olarak değiştirdim.</p>
<p>Eleştirel bir çevrebilimi antikapitalist ve sonuçta da sosyalist bir yönelim gerektirirken, eleştirel bir Marksist yaklaşımın, özellikle de bizim zamanlarımızda, ekolojik bir dünya görüşü gerektirdiğini ileri sürmek istedim. Marksistlerin ve ekolojistlerin paylaşabileceği ortak emek bakımından, sosyal adalet ve çevresel sürdürülebilirlikten bahsetmek istedim: insanlığı kurtarmak ve dünyayı kurtarmak. Biri olmadan diğerinin başarılı olmasını bekleyemezsiniz ve mevcut sistemde ikisi de mümkün değildir. Bugün ekolojik ilişkiye dair dünyadaki en güçlü bireysel ses muhtemelen Evo Morales’inkidir, Bolivya’nın sosyalist (ve yerli) devlet başkanınınki. İklim değişikliğine dair başarısız Kopenhag Zirvesi’nin ardından Fidel Castro tamamen geleceğin toplumunu belirleme mücadelesi içinde olduğumuz fikrine alıştığımızı, ancak şimdi hayatta kalma mücadelesini verdiğimizi bildiğimizi söyledi. Tarihsel materyalistlerin insanlığın ekolojik ihtiyaçlarının tanımlanmasında küresel liderliği aldığı bir noktaya eriştik.</p>
<p><strong>En Lucha: İklim değişikliğine karşı mücadele ilk bakışta bir çeşit soyut düşünce olarak görünüyor. İklim değişikliğine karşı gerçekten etkili kampanyaları nasıl örgütleriz? Bunu kim desteklemeli?</strong></p>
<p><strong>JBF: </strong>İklim değişikliği ve daha büyük olan bir bütün olarak gezegensel ekolojik kriz uygarlığa yönelik ve aslında insanlığın şu ana dek yüzleştiği en büyük esaslı tehdittir. Gidişatı değiştirmezsek, bugünkü canlı türlerinin çoğu için yaşanabilir bir gezegen olan dünyanın ölümüyle yüz yüzeyiz. Ancak sizin de dediğiniz gibi bu soyut görünüyor. İnsanlar bunu hissedemezler, çünkü günlük veya mevsimsel temeldeki kısa vadeli hava koşullarında devamlı olarak yansımasını göstermez. Dahası kademeli ve düzenli içimde büyüyen bir problem değil, aksine her türlü taşma noktasıyla hız kazanacak, dönüşü olmayan değişiklikler yaratacak. Bu nedenle zamanımız aşırı kısa ve ne olduğuna ilişkin belli derecede bir eğitim gerektiriyor. Bilim insanları tüm detaylarda değilse de tehdide dair şu anda neredeyse hemfikir, ancak halkla doğrudan bağlantıları yok. Küresel ısınmayı reddeden gerçekten sözünü geçirir çok az sayıda kişi var ve onlarsın bilimsel iddiaları da kendileri gibi tekrar tekrar çürütülmekte, ancak sorunun önüne geçmek için yapılan her eylemi anlık çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak gören kapitalist sınıfın gücünden dolayı retçi bakış şirket medyasında sürekli daha güçlü hale getiriliyor. Böylece sıradan insanlar ne düşüneceklerine dair tereddütte bırakılıyor. Bunun yanı sıra insanlar daha acil görünen diğer maddi sorunların darbesini alıyor: ekonomik durgunluk, mevcut olağanüstü çöküş ve neoliberal politikaların yıkıcı etkileri. Çalışanlar ekonomik yaşam standartlarının düştüğünü görüyor ve işleri için endişeleniyor; yükselen rakamlar işsizliğe ve yoksulluğa dair. Bu nedenle iklim değişikliği gibi görünüşte şüpheli olan bir şeye odaklanmaları zor.</p>
<p>Eğer bu alanda aşağıdan gelecek kitlesel bir isyan bekliyorsak bunun ilk olarak kapitalist dünyanın merkezinde değil çevrede çıkacağına inanıyorum. Arnold Joseph Tonybee tarih üzerine çalışmalarında iç ve dış proletaryadan bahsederdi. Genel olarak kapitalizme karşı ayaklanmalarla birlikte iklim değişikliğine karşı ayaklanmalarda, hiç kuşku yok ki öncülük rolünü alacak olan kapitalist dünya ekonomisinin çevresindeki dış proletarya olacak. Son yazılarımda “çevresel/ekolojik proletarya” olarak adlandırdığım şeyin olasılığına vurgu yaptım – sadece endüstriyel koşullara değil, kapsamlı biçimde çevresel koşullara direnmenin tanımlanan mücadele olduğu. Dünyada en çok sömürülen, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bu kimseler ağırlıklı olarak üçüncü dünya bölgelerinde bulunuyor. Bu nedenle buralar çevresel proletaryanın da esas olarak bulunduğu yer. Bu özellikle deniz seviyesinin yükseleceği Hindistan ve Bangladeş’teki Ganges-Brahmaputra Deltası’ndaki, Hint Okyanusu’nun ve Çin Denizi’nin deniz seviyesinin altındaki kesimlerindeki –Hindistan’da Kerala, Tayland, Vietnam, Endonezya- etkilerle gün gibi ortada; Çin’deki deniz seviyesinin altındaki Pearl Nehri deltası gibi, en hızlı gelişen ve sınıf çelişkilerinin en keskin olduğu alanlara tekabül eden bazı alanlarda. Bu nedenle çevre ve sınıf mücadelesinin merkez üsleri örtüşebilir. Toplumsal mücadelenin maddi temellerinin değiştiğine, artan sorunların daha kapsayıcı olduğuna –Bolivya’da sosyalist ve yerli kökenli bir gücü iktidara getiren su, hidrokarbon ve koka savaşlarındaki gibi- dair her türlü belirti mevcut.</p>
<p>Sistemin merkezinde de (iç proletarya) çevrecilerce devam ettirilen birçok mücadele, özellikle de gençlik temelli iklim adaleti hareketi mevcut. Ancak şu anda aşağıdan, işçilerden gelen bir ayaklanmanın belirtisi yok ve özellikle giderek kötüleşen ekonomik koşullar ortamında ABD’de işçi hareketi tamamen uyuşuk görünse bile, halk temelli, emek-çevre mücadelesinin değişim için yeni şartları oluşturacağına dair umut var. Çevre proletaryası gibi bir şeyin er ya da geç merkezde de ortaya çıkacağı umuluyor. Eğer birisi Engels’in “İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” gibi klasik çalışmaları okursa, prodüktivist görüşü maskeleyen dar bir bakışla, klasik dönemde İngiltere’de işçi sınıfının oluşumunda çevre mücadelelerinin çok önemli olduğunu hisseder.</p>
<p>Gerçek şu ki, durum sistemin ekonomik ve çevresel başarısızlıklarıyla temsil edilen çifte çelişki haline geldiğinde bu sorunu etkili biçimde bir araya getirebilecek olanlar sadece sosyalistlerdir. İki sorunun da birbirinden ayrılmaz olduğunu, kapitalist üretim tarzında ortak temelli olduğunu fark eden teori ve pratiği tamamen somutlaştıran sadece tarihsel materyalistlerdir. Gerçekten de, gelecekteki sosyalist ve ekolojik tasavvurlarda giderek artan biçimde bir birleşme gördüğümüzü düşünüyorum, bir bakıma bu daha önce hiç görmediğimiz kadar çok devrimci bir yönelime öncülük edecek. Fakat körü körüne iyimser olmamalıyız. Bu durum örgütü de gerektiriyor. Ve eko-faşizmin büyümesi ve “çatışan sınıfların ortak çöküşü” diye söylenebilen iktidardakilerin oyalama taktikleri gibi büyük tehlikeler mevcut.</p>
<p><strong>“Çevre sorunu, sınıf sorunudur”</strong></p>
<p><strong>En Lucha: İşçi sınıfına zarar vermeden çevresel adaleti nasıl geliştirebiliriz?</strong></p>
<p><strong>JBF: </strong>Birisi de şunu sorabilir: İşçi sınıfına zarar vermeden çevresel adaleti nasıl geliştiremeyiz? İklim adaletine dair ilk çalışmalardan biri, daha önce belirttiğim gibi Engels’in işçi sınıfının zehirli yaşam koşullarına ve sağlık açısından sonuçlarına maruz bırakıldığına, bunun sınıfsal ayrımı ve kent yapısını nasıl etkilediğine odaklanan “İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” eseridir. Böylesi endişeler başlangıçta işçi sınıfı mücadelesinin parçasıydı. Çevresel adalet aynı zamanda fabrikaların içinde sağlık ve güvenliği kapsar. Bu sadece işe yönelik sendikal hareketin büyümesi ve bunun günümüz kapitalist sisteminde diğer işçi sınıfı sorunlarından, insanların özelde emek hareketi, genelde sınıf mücadelesinin çevresel adaletten ayrılmış biçimde çok sınırlı bir dizi soruna yoğunlaştığı şeklinde düşünmelerine olanak veren yasal/politik düzenleme ile ayrıştırılmasıdır.</p>
<p>Tabii ki ABD’deki çevresel adaletsizlik, en büyük etkisi bu bireyler üzerinde olduğundan ve bu topluluklar çevresel ırkçılığın hedefi olduğundan beri anlaşılır biçimde sınıftan ziyade etnik kökenle, ırkla ilişkili görülüyor. Çok iyi bilindiği gibi zehirli atıklar genel olarak “renkli” toplulukların olduğu yerlere dökülüyor. Birileri bu nedenle durumun sınıf sorunu değil ırk sorunu olduğu yanlış fikrine kapılıyor. Sık sık işçi sınıfının beyazlardan oluştuğu ima ediliyor ve bu nedenle sorun birincil olarak Amerikan yerlilerini, siyahları, Latinleri, Asyalıları etkiliyorsa sınıfsal sorun olmadığı yanlış kavrayışı ortaya çıkıyor. Ancak ABD işçi sınıfı ezici bir çoğunlukla “azınlık ırkları” denilenlerden oluşuyor. Genellikle varsayıldığı gibi işçi sınıfının beyaz bir işçi sınıfı olduğu fikri yok. Çevresel adalet bu nedenle bir ırk ve sınıf (aslında toplumsal cinsiyet) sorunudur. Bu, günümüz emek hareketinin sınırlı “pazarlık” durumu ve çoğu kez durumun devamlılığına yardım eden ırksal bölünmelerle, sorunun üstesinden gelebilmek için çok iyi donanmadığı, ancak sosyalist işçi sınıfının çok daha kolay becerebileceği meselesini ortaya atıyor.</p>
<p><strong>En Lucha: Kirleten endüstrilere yönelik vergiler çözüm mü?</strong></p>
<p><strong>JBF: </strong>Kesin bir çözümü kastediyorsanız cevap hayır. Tek gerçek çözüm kapitalizmin kökünün kazınması ve yerine ortak üreticiler tarafından idare edilen eşitlikçi, sürdürülebilir bir toplumun yerleştirilmesidir. Ancak iklim değişikliğini de içeren çevresel problemin hızlandığı, problemin insanlığın ve dünyadaki canlı türlerinin çoğunun hayatta kalması olduğu gerçeğiyle yüzleşmeliyiz. Çok kısa sürede gerçekleşecek geri dönülemez çevresel çöküşten kurtulmak istiyorsak eyleme geçmek ya da köklü bir değişimi gerçekleştirmek zamanıdır. Bu en azından bilimin bugün bize söylediğidir. Bu koşullar altında hem kısa vadeli radikal tepkilere hem de uzun vadeli ekolojik devrime ihtiyacımız var. Birinci ihtiyaç, ikincisinin koşullarını geliştirmeye yardım eder. Acil olarak benim de ikna olduğum gibi kısa vadeli tepki James Hansen’in önerdiği türden bir karbon vergisidir: baca ağızlarına, maden kuyularına, girişlere giderek artan biçimde uygulanacak, yüzde 100’ü aylık olarak halka dönecek vergi. Hansen’in dediği gibi bu projenin amacı karbon vergilerinin üretim noktasında olabildiğince çabuk uygulandığından ve halkın çoğunun karbon vergisi gelirinden faydalandığından emin olmak. Ne sermaye ne de sermaye tarafından kontrol edilen hükümetlerin elleri doğrudan halka aktarılacak gelirler üzerinde olmayacak. Sahip olduğumuz türden bir toplumda bunu uygulamak tabii ki zor. Ancak bunun hem dünyayı korumaktaki hem de genellikle toplumun en altındakilere düzenli yeniden dağıtım geliri sağlamaktaki etkisi bir kez anlaşılırsa proje güçlü bir halk desteği kazanacaktır.</p>
<p>Gerçek olan şu ki, kapitalist bir toplumda yaşadığımız sürece bir kirleticiyi kontrol etmenin en önemli anlamlarından biri onun değerini arttırmaktır. Aynı zamanda kontrolün daha doğrudan politik biçimleri tabii ki kullanılmalıdır. Örneğin ayrıştırma teknolojisi bulunmadığı sürece kömür santrallerinin tamamen yasaklanmasına ve mevcut olan kömür santrallerinin çabucak yürürlükten kaldırılmasına ihtiyacımız var. Bununla birlikte bunu gerektiği derecede başarmak ne ürettiğimizi, tükettiğimizi ve toplumumuzun nasıl örgütlendiğini etkileyecek bir genel ekolojik devrim gerektirir.</p>
<p><strong>“Dönüşüme, sistem içinden katkı yapılabilir”</strong></p>
<p><strong>En Lucha: Ekolojik krize sistem içinde toptan bir çözüm mümkün mü? (yenilenebilir enerji, toplu taşımanın arttırılması, büyük altyapı çalışmalarının durdurulması, vs.)</strong></p>
<p><strong>JBF:</strong> Tekrar ediyorum, sistem içinde toptan bir çözüm yoktur. Ancak toptan çözümlere kendi mantığına aykırı biçimde diğerine, halk kontrolündeki sisteme dönüşümde pay sahibi olan sistem içinden katkıda bulunabiliriz. Yeni toplum, eskisinin dölyatağından ortaya çıkacaktır. Fred Magdoff ve ben, Monthly Review’in Mart 2010 sayısında yayınlanacak olan “Kapitalizme Dair Her Çevrecinin Bilmesi Gereken Şey” başlıklı makalemizde kapitalizm sorununu tartıştık. Tabii ki ayrıntılandırılması gereken temel nokta kapitalist rejimin kendini genişleten hücrelerden biri olduğudur. Kapitalizmin öz varlığı sürekli ekonomik büyümeye gerek duyar; daha açık bir söylemle, sermaye birikimine. Böylesine bir sistem, üretimi ve ekonomik gelişimi teşvik noktasında şüphesiz ki etkili olabilir. Ancak bu, son derece sömürücüdür ve sonunda kendi varlığının çevresel koşullarını yok etmeye sürüklenir. Tek gerçek toplumsal ve ekolojik çözüm, sermaye birikimi ya da ekonomik büyüme yerine sürdürülebilir insani kalkınmaya odaklanmış bir toplumdur. Kapitalizmi ekolojik yönden modernize etme konusunda yüzleştiğin ölçütler ne olursa olsun, sistem üretimin temel parçalarının sabit büyümesine gerek duymaktadır. Eğer özel ulaşım yerine toplu ulaşımı koyarsak, yenilenebilir enerji kaynaklarını gündeme getirirsek ve diğer kolektif yapıtaşlarını benimsersek, işte bu yardımcı olabilir. Ancak bunlar, sistemin birikim hedefiyle sınırlı olma eğilimindedir. Örneğin yenilenebilir kaynaklara güvenme önemlidir. Ancak bu, söz konusu kaynakları yenilenebilecekleri düzeyde kullanan bir sistem gerektirir. Sermaye, tüm bu sınırların ötesine geçer.</p>
<p>Bu, daha toplumsal, toptan ve kamusal çözümlerden vazgeçmemiz anlamına gelmez. Ancak sürekli olarak bu doğrultuda gitmemizin sistemin mantığına karşı ilerlememiz anlamına geldiğinin farkına varmamız gerekiyor, dolayısıyla bu radikal örgütü gerektirir. Bahsettiğimiz şey, kısmen kapitalizmin içinde başka bir çeşit toplumun altyapısını kurmayı denemektir. Sistemin sermaye birikimi dürtüsüne esasen çarpmadıkça aşağıdan gelen sürekli baskıyla bazı şeylere erişilebilir. Ancak sermaye birikiminin kendisi tehdit edilirse sermaye direnir ve küçük zaferler muhtemelen tersine döner. Tek cevap, sermayenin kabul etmeye hazır olduğu şeyi geri çekmektir; yani insani ve kolektif ihtiyaçları “serbest pazar” denilen şeyin dışında ilerletmek. Bu durumda, gerçek bir fark yaratmak adına bunu yeterince ileriye götürmek için, ekolojik ve toplumsal devrim ve başka tür bir topluma dönüşmekten bahsediyorsunuz.</p>
<p><strong>En Lucha: Bazı toplumsal hareketler kapitalizmden kopuk bir yaşamın mümkün olduğuna inanıyorlar. Siz bunun mümkün olduğuna mı yoksa bunun sadece muhalifliğin atomizasyonuna yol gösterdiğine mi inanıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>JBF: </strong>Monthly Review’de uzun yıllar boyunca düzenli köşe yazıları yazan Amerikalı sosyalist Scott Nearing, öz yeterlilik ve toprağa dönüş hareketlerinin lideriydi. Şüphesiz sistemin ana mantığından ve etkilerinden (sistemin dışında yaşamanın bir türü) kendini soyutlamanın bu şekli pasif direnişin ( ki hala bir direniş formudur) bir formunu oluşturur. Adeta tarih boyunca baskıcı sistemlerle yüzleşen insanlık yurduna döndü ve kendi toprağını ekti. Bu, iyileştirmenin, yeniden toplanmanın vb. bir çeşidi olabilir. Bu genel kabul görmüş istikamette ilerleyenlerin birçoğu organik çiftçilik ve toplum destekli tarımı da kapsayan alternatif ziraat formlarına öncülük etti. Sistemin sayısız yarığının içerisinde bazen yeni bir toplumun gelişmesi için çok mühim alternatifler üreten böylesine hareketlerin gücünü hafife almamamız gerekmektedir. Ancak, yeni bir toplum yaratmak adına verilen mücadele beraberinde, üretimin mevcut ilişkilerine karşı direkt bir isyan olarak tanımlanabilecek aktif bir direniş ve politik bir organizasyon gerektirir. Bundan dolayı, geri çekilme süresince kazanılan yeni kuvvetler aktif bir direnişin bir parçası olmak zorundadır. Globalleşmiş kapitalist bir sistemde tam anlamıyla geri çekilme büyük ölçüde bir yanılsamadır. Nearing’in durmadan devam eden aktif bir direniş göstererek öz yeterlilikle bütünleşmesi ilginçtir. O, bunu her iki uçtan da çalıştırdı. Bugün direnişlerinde aktif olan insanlara ihtiyacımız vardır. Eğer onlar, bu hengameden kendilerini özgür bırakmanın çeşitli yollarıyla bunu birleştirebilirse, işte bu çok daha iyi!</p>
<p><strong>“Büyümenin olmadığı kapitalizm oksimorondur”</strong></p>
<p><strong>En Lucha: Degrowth (sürdürülebilir kalkınma ve büyüme bozukluğu) hareketi kapitalizme karşı alternatif arayışında bireysel ve kolektif inisiyatifleri şiddetle savunmaktadır. Bunun hakkında sizin düşünceniz nedir? Kapitalist sistemin içinde global olarak nasıl küçülebiliriz?</strong></p>
<p><strong>JBF: </strong>Kapitalizmde global olarak küçülmek mi? Bunu gerçekleştiremeyiz. Kapitalizm tamamen sermaye birikimiyle alakalıdır. Gitgide artan global ölçekteki bir “yaşa ya da öl” sistemidir. Ekonomik büyüme, özellikle kâr artışı gerçekleşmediği zaman sistem şimdi olduğu gibi krize sürüklenir. Bunun sonucu olarak büyük çaplı işsizlikler meydana gelir. Özellikle Nisan 2008’de Paris’te açık seçik beyan edildiği gibi, “degrowth hareketi”ne dair söylenecek birçok iyi şey vardır. Ama bu, tüketimi azaltmak için özgür iradeci bir yaklaşımı temel alır ve 19. yüzyılda John Stuart Mill’in öngördüğü ve bir şekilde mevcut sistemin şartlarıyla eşdeğer özellik gösteren işlevsiz bir devlete sahip olabileceğiniz (yani ekonomik büyümenin olmadığı) gibi gerçekdışı bir varsayım üzerine kuruludur. Bu, kapitalizmin doğasına göre basitçe bir yanlış anlaşılmadan ibarettir. Joseph Schumpeter’in yazdığı üzere, büyümenin olmadığı kapitalizm oksimorondur (contradictio in adjecto). Yalnızca yeterli olana –daha fazlasına değil- odaklanmış yeni bir ekonomik yapıya ihtiyaç duyduğumuz tartışmasız bir gerçektir. Dünya düzeyinde ekonomik ölçekte toplam bir azalma, özellikle zengin ülkelerde, insanlığın gerçek koşullarını mülkçü-bireycilikten, mülksüz hümanist-kolektivizme taşıyarak geliştirmek suretiyle sürdürülebilir kişisel gelişimin ilerlemesine eşlik edebilirdi. Ancak bunu çaresizlik yerine mümkün kılmak için sosyalist bir ekonomiye gerek duyulacaktır.</p>
<p><strong>En Lucha: Eğer kapitalizme alternatif, demokratik olarak planlanmış bir ekonomiyse, çevresel konuları kapsaması için nasıl bir şekilde yürütülmesi gerekir?</strong></p>
<p><strong>JBF: </strong>Sanıyorum ki bu noktada, Marx’ın Kapital’de yazdığı “geleceğin restoranları için yemek tarifleri” uyarısını anımsamamız gerekir. Sosyalist bir toplum için ortak çevre konularını da kapsayan bir taslak çıkarmaya çalışmak yanlış olurdu. Ancak, Monthly Review’in Ekim 2005 sayısında “Marx’ın komünist kavramsal yaklaşımlarından biri de sürdürülebilir insani kalkınmadır” diyen Paul Burkett’nin “Sürdürülebilir İnsani Kalkınmaya Marx’ın Bakışı” yazısında dahice gözler önüne serdiğini ve Marx’ın kendi çevrelerindeki değişimi düzenleyen özgür ortak üreticiler hakkındaki görüşünün ne olduğunu anlayabilmemizin yalnızca o koşullarda gerçeklik arz ettiğini düşünüyorum. Hugo Chavez, kendi tabiriyle “sosyalizmin temel üçgeni” diye tanımladığı bakımdan 21. yüzyılda sosyalizm için mücadeleyi tanımladı. Marx’tan türetilen bu görüşe göre sosyalizm, (1) toplumsal mülkiyet; (2) işçiler tarafından organize edilen toplumsal üretim; (3) komünal ihtiyaçların tatmininden oluşur. Direkt olarak Marx’tan türeyen benim görüşüme göreyse; “ekolojinin temek üçgeni”nden bahsedilebilir. Bu da; (1) doğanın toplumsal mülkiyeti yerine toplumsal kullanımı; (2) insan ve doğa arasındaki değişimin ortak üreticileri tarafından mantıksal düzenlemesi; (3) yalnızca şimdiki değil gelecek nesillerin de komünal ihtiyaçlarının tatmini olarak tanımlanabilir. Bütün bunlar, “Ekolojik Devrim” isimli kitabımın son bölümlerinde de varolmasının yanı sıra, önsöz bölümünün sonunda da detaylı olarak anlatılmaktadır.</p>
<p><strong>En Lucha: Son olarak, neden son kitabınız “Ekolojik Devrim”i okumalıyız?</strong></p>
<p><strong>JBF:</strong> Ekolojik Devrim’in önsözünün açılış cümleleri şunu vurgulamaktadır: “Bu kitapta benim önceliğim, bizim, dünyayla insan ilişkilerinde bir dönüm noktasına eriştiğimizdir: bu ilişkinin geleceğine dair bütün umut, şimdi ya devrimci olduğu ya da bunun gerçek olmadığıdır.</p>
<p>Ekolojik Devrim’i okumak için bir neden de, gün gibi ortadadır ki; geleceğe doğru gidişatımızda insanlığı karşılayacak en büyük soru olan bu soruya yaklaşımımızın başlangıcıdır.</p>
<p><strong>John Bellamy Foster: Monthly Review dergisi editörü, Oregon Üniversitesi Sosyoloji Profesörü, çevre sosyologu, Marksist teoriysen, yazar.</strong></p>
<p><strong>http://mrzine.monthlyreview.org/2010/foster240210.html adresinde yayımlanan makaleden çevrilmiştir.</strong></p>
<p><strong>KaynaK : http://gercegingunlugu.blogspot.com</strong></p>


<p>Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/ekoloji-ve-kapitalizmden-sosyalizme-gecis-john-bellamy-foster/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Ekoloji ve kapitalizmden sosyalizme geçiş / John Bellamy Foster'>Ekoloji ve kapitalizmden sosyalizme geçiş / John Bellamy Foster</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/gecim-kaynagi-findik-olan-uretici-borc-icinde/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Geçim kaynağı fındık olan üretici borç içinde'>Geçim kaynağı fındık olan üretici borç içinde</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/fransa-sol-ekoloji-ve-ciftciler-selami-sakiroglu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Fransa, sol, ekoloji ve çiftçiler / Selami Şakiroğlu'>Fransa, sol, ekoloji ve çiftçiler / Selami Şakiroğlu</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.karasaban.net/foster-ekoloji-bu-sistemin-icinde-kurtarilamaz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Telefonlar çalıştı, çiğ süt fiyatı düşürüldü/Ali Ekber YILDIRIM</title>
		<link>http://www.karasaban.net/telefonlar-calisti-cig-sut-fiyati-dusurulduali-ekber-yildirim/</link>
		<comments>http://www.karasaban.net/telefonlar-calisti-cig-sut-fiyati-dusurulduali-ekber-yildirim/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 10:09:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>karasaban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.karasaban.net/?p=6196</guid>
		<description><![CDATA[Aylardır et ve süt fiyatı gündemden düşmüyor. Fiyat artsa da, düşse de çok tartışılıyor. Fiyat artışının da, düşüşünün de pek çok nedeni sayılıyor. Biz de bunları zaman zaman yazıyoruz.
Yem fiyatındaki yükselme, süt ürünleri ihracatındaki artış, çiğ süt üretiminin azalması gibi pek çok neden fiyat artışının nedenleri arasında sayılıyor. Bu nedenlerin hepsi doğru.
Fiyat düşüşünün de pek [...]


Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/gubre-fiyati-ve-destegi%e2%80%a6-ali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gübre fiyatı ve desteği…/ Ali Ekber Yıldırım'>Gübre fiyatı ve desteği…/ Ali Ekber Yıldırım</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/tabela-degisikligi-tarimin-sorunlarini-cozer-mi-ali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Tabela değişikliği tarımın sorunlarını çözer mi? -Ali Ekber YILDIRIM'>Tabela değişikliği tarımın sorunlarını çözer mi? -Ali Ekber YILDIRIM</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/cig-sut-fiyati-telefonla-belirleniyor%e2%80%a6/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Çiğ süt fiyatı telefonla belirleniyor…'>Çiğ süt fiyatı telefonla belirleniyor…</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aylardır et ve süt fiyatı gündemden düşmüyor. Fiyat artsa da, düşse de çok tartışılıyor. Fiyat artışının da, düşüşünün de pek çok nedeni sayılıyor. Biz de bunları zaman zaman yazıyoruz.</p>
<p>Yem fiyatındaki yükselme, süt ürünleri ihracatındaki artış, çiğ süt üretiminin azalması gibi pek çok neden fiyat artışının nedenleri arasında sayılıyor. Bu nedenlerin hepsi doğru.</p>
<p>Fiyat düşüşünün de pek çok gerekçesi var. Çiğ süt üretiminin artması, ihracatın durması, süt tozu ithalatı gibi nedenlerle çiğ süt fiyatı düşüyor. Bunlar da doğru.</p>
<p>Fakat, bütün bu gelişmeler, sağlıklı işleyişi olan alıcı ile satıcının haklarının korunduğu piyasalarda geçerli olan gerekçeler.</p>
<p>Türkiye&#8217;de çiğ süt piyasası alıcı ile satıcının eşit şartlarda söz sahibi olduğu, haklarının korunduğu bir piyasa mı?</p>
<p>Çiğ süt piyasası nasıl işliyor?</p>
<p>Daha önceki bir yazımızda(&lt;http://www.tarimdunyasi.net/?p=245&gt;) dile getirdiğimiz gibi Türkiye&#8217;de çiğ süt fiyatı yukarıda belirttiğimiz koşullar çerçevesinde piyasada değil, telefonla belirleniyor. Normal piyasa kuralları işlemiyor.</p>
<p>Geçen hafta yaşananlar, çiğ süt fiyatının telefonla belirlendiğini bir kez daha kanıtladı.</p>
<p>Geçen hafta neler yaşandığını yazmadan önce, çiğ süt fiyatının belirlenmesi ile ilgili işleyişi kısaca hatırlatmakta yarar var.</p>
<p>Türkiye&#8217;de çiğ sütün fiyatı Burdur&#8217;da yapılan ihale baz alınarak belirleniyor. Burdur&#8217;da Köy-Koop yöneticileri ile süt sanayicilerinin temsilcileri çiğ süt fiyat ihalesi için bir araya gelir. İhaleden bir gün önce akşam yemeğinde buluşan taraflar rakı balık eşliğinde görüş alışverişinde bulunur. Gecenin sonunda fiyat aşağı yukarı belirlenmiş olur. Ertesi gün sembolik bir ihale ile çiğ süt fiyatı ilan edilir.</p>
<p>İlan edilen bu fiyatı baz alan süt sanayicileri, mandıracılar bölgelerde çiğ süt üreticileriyle veya  süt kooperatifleriyle sözleşmeler imzalar. Sütün kalitesine, miktarına göre sözleşme yapılır.</p>
<p>Sözleşmede ihale fiyatı referans alınır. Örneğin, &#8220;Burdur&#8217;da ihale ile belirlenen fiyatın yüzde 10 veya yüzde 15 fazlası ödenir&#8221; diye sözleşme yapılır. Bunun anlamı şu: Burdur&#8217;da çiğ sütün üreticiden alış fiyatı litre başına 80 kuruş olarak belirlendiyse, üretici veya kooperatifle yüzde 10 fazlası diye sözleşme imzalayan sanayici veya alıcı, çiğ sütü üreticiden, kooperatiften 88 kuruştan almayı taahhüt ediyor demektir.</p>
<p>Bu şekilde yapılan pek çok sözleşme var. Fakat, uygulamada bu sözleşmelerin hiçbir geçerliliği yok.</p>
<p>Geçen hafta bu şekilde sözleşme imzalayan birkaç firma Aydın yöresindeki üreticilere telefon ederek çiğ süt fiyatını 12.5 kuruş, bazı alıcılar ise 6.5 kuruş düşürdüğünü bildirdi.</p>
<p>Yapılan iş sözleşmeye aykırı. Fakat, üreticinin bu aşamada sözleşmeyi uygulatmak için yapacak hiçbir şeyi yok. Ya o firmaya süt satmayacak ya da verilen fiyatı tartışmasız kabul edecek.</p>
<p>Türkiye&#8217;de fiyatı belirleyen birkaç süt sanayicisi var. Sanayiciler fiyat konusunda söz birliği yaptığında üretici köşeye sıkışıyor ve dayatılan fiyatı kabul etmek zorunda kalıyor. Çünkü, üreticiler çok dağınık. Çok sayıda örgüt olsa da aralarında güç birliği, sözbirliği yok. Sanayicinin fiyat dayatmasına karşı, &#8220;sütümüzü satmıyoruz&#8221; diyebilecek örgütlülüğe ve bilince sahip değiller. Bunu yapabilseler, çiğ süt fiyatı telefonla değil, ekonomik gerekçelere, piyasa koşullarına göre belirlenecek. Sanayiciler bir telefonla fiyatı indiremeyecek. Ama bu pek mümkün değil.</p>
<p>Telefonla fiyat düşürmenin yanı sıra yine geçen hafta ilginç bir gelişme daha oldu. Bir firma, süt aldığı üreticileri, kooperatifleri tek tek arayarak şubat ayında satılan çiğ süt için fatura kesmemelerini bildirdi. Yani, şubat ayı içerisinde üretici sütünü satmış. Faturayı kesip parasını alacak. Süt sanayicisi telefon ederek &#8220;faturayı kesme, fiyatı 10 kuruş düşürdüm&#8221; diyor. Üretici, sütünü satarken 90 kuruştan satıyor. Ama parayı tahsil etmeye gelince sanayici &#8220;ben senin sütünü değerlendiremedim, zarar ettim. Bu nedenle 80 kuruştan ödeme yapacağım&#8221; diyor.</p>
<p>Böyle bir uygulama, böyle bir piyasa düzeni dünyanın neresinde, hangi ekonomik düzende olabilir. Bırakın serbest piyasayı, vahşi kapitalizmde bile vicdanları sızlatan bir uygulama.</p>
<p>Hükümet, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yapılan bu uygulamanın farkında mı?</p>
<p>&#8220;Piyasaya müdahale etmeyeceğiz&#8221; denilerek üreticinin kazanılmış haklarının gasp edilmesine, fiyatın telefonla ve sözleşmeye aykırı olarak düşürülmesine daha ne kadar seyirci kalınacak?</p>
<p>Üretici örgütleri bu konuyu Rekabet Kurumu&#8217;na taşımayı düşünüyorlar mı?</p>
<p><strong>02.03.2010 &#8211; dünya gazetesi</strong></p>


<p>Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/gubre-fiyati-ve-destegi%e2%80%a6-ali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gübre fiyatı ve desteği…/ Ali Ekber Yıldırım'>Gübre fiyatı ve desteği…/ Ali Ekber Yıldırım</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/tabela-degisikligi-tarimin-sorunlarini-cozer-mi-ali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Tabela değişikliği tarımın sorunlarını çözer mi? -Ali Ekber YILDIRIM'>Tabela değişikliği tarımın sorunlarını çözer mi? -Ali Ekber YILDIRIM</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/cig-sut-fiyati-telefonla-belirleniyor%e2%80%a6/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Çiğ süt fiyatı telefonla belirleniyor…'>Çiğ süt fiyatı telefonla belirleniyor…</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.karasaban.net/telefonlar-calisti-cig-sut-fiyati-dusurulduali-ekber-yildirim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tütün savaşı, ağ savaşları ve emek savaşımı / Örsan Şenalp</title>
		<link>http://www.karasaban.net/tutun-savasi-ag-savaslari-ve-emek-savasimi-orsan-senalp/</link>
		<comments>http://www.karasaban.net/tutun-savasi-ag-savaslari-ve-emek-savasimi-orsan-senalp/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2010 09:19:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Karasaban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Örsan Şenalp]]></category>
		<category><![CDATA[Tütün]]></category>
		<category><![CDATA[tekel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.karasaban.net/?p=6136</guid>
		<description><![CDATA[SoL’dan Mehmet Bozkurt, daha önce Sakarya Meydan Muharebesine de benzetilen Tekel direnişini, bir tütün savaşı olarak niteliyor. Eğer hükümet, emeğin veya işçi sınıfının davasını politik gündeme yeniden taşıyan Tekel direnişini kırmak için, polisi direniş-mahallesine sokarsa, mücadeleye verilen halk desteği, öngörülemeyecek bir düzeye tırmanabilir. Yani eğer Erdoğan, mağdur ve onurlu insanlara karşı zulmünü bir kere daha [...]


Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/su-savaslari-kimin-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: &#8220;Su Savaşları&#8221;, Kimin Savaşı?*'>&#8220;Su Savaşları&#8221;, Kimin Savaşı?*</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/biyo-guvenlik-genetik-cilginlik-ve-gida-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Biyo-Güvenlik, genetik çılgınlık ve gıda savaşı'>Biyo-Güvenlik, genetik çılgınlık ve gıda savaşı</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/emek-orgutlerinden-ortak-tavir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Emek örgütlerinden ortak tavır&#8230;'>Emek örgütlerinden ortak tavır&#8230;</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>SoL’dan Mehmet Bozkurt, daha önce Sakarya Meydan Muharebesine de benzetilen Tekel direnişini, bir tütün savaşı olarak niteliyor. Eğer hükümet, emeğin veya işçi sınıfının davasını politik gündeme yeniden taşıyan Tekel direnişini kırmak için, polisi direniş-mahallesine sokarsa, mücadeleye verilen halk desteği, öngörülemeyecek bir düzeye tırmanabilir. Yani eğer Erdoğan, mağdur ve onurlu insanlara karşı zulmünü bir kere daha cop ile uygulamaya kalkar, orantısız bir güç kullanır ise, Latin Amerika’da patlak veren Su ve Gaz savaşlarının benzeri bir Tütün Savaşı, hükümete ve hatta sisteme karşı ciddi bir başkaldırı şeklinde ete kemiğe bürünebilir.</p>
<p>Güney Amerika’daki ilerici toplumsal dönüşümleri başlatan ve muhalefetin radikalleştiren sürecin bir benzeri, Türkiye’de 2002’den beri yaşanmaktadır. Bolivya’da, 2000-2005 yılları arasında, giderek keskinleşen bir yönetici sınıf-içi çatışma yaşanmış, aynı dönemde su ve gaz hizmetlerinin ulusötesi tekellere devri, Su ve Gaz Savaşları olarak bilinen toplumsal başkaldırıları tetiklemişti. Neticede ABD, bölgenin kontrolü için son derece kritik bir konumda bulunan Bolivya’dan kovuldu. Su ve gaz hizmeti ihalelerini alan tekellerin sözleşmeleri feshedildi. Politik güç, yerli halktan gelen ve koka üreticilerinin lideri olan Evo Morales’in Sosyalizm’e Doğru Hereket’ine (MAS) geçti. Zapatistaların başkaldırması ve Venezuella’da Chavez’in iktidarı ele geçirmesi sonrası bu toplumsal savaşlar, tüm kıtada isyan ateşini yakmış oldular. Bunu Arjantin’deki isyan ve işgal fabrikaları ve Porto Allegre’de toplanan Dünya Sosyal Forumlar’ı izledi. Su ve Gaz Savaşları ile ateşlenen kıvılcımlar böylece Güney Amerika’yı baştan aşağı tutuşturdu. Oralardan havalanan özgürlük bulutları ise yerküreyi kapladı. Bu gelişmeler de, sermayenin küresel hegemonyasını ciddi bir şekilde tehdit etti. Bu anlamda, eğer Erdoğan Hükümeti, gelinen bu aşamada, Tekel işçilerine bir kez daha şiddet uygulamaya kalkar ise, Sakarya’dan başlayıp yurda yayılacak bir toplumsal muharebe, Bolivya’daki Su ve Gaz savaşları benzeri bir Tütün Savaşı vücut bulabilir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Sakarya caddesi, Ankara ve hatta Türkiye’nin dışına çoktan taşan Tekel direnişi özünde, Su ve Gaz savaşlarından farklı olarak, emek sömürüsüne karşı verilen bir savaşımdır. Bu nedenle Tekel direnişi, hem Türkiye hem de dünyada, işçi sınıfının yükselen sermaye içi çatışmaya müdahale etme gücünün tükenmediğini adeta haykırmaktadır. Bu hareketi daha ileriye taşımak ve yapay gündemlerle önünün kesilmesini engellemek için, Ergenekon davası sürecinden bu yana iyice su yüzüne çıkan egemenler-içi çatışmanın en doğru şekilde okunması gerekmektedir. Türkiye’de yaşanan güç mücadelesinin, uluslararası ve ulusötesi sermaye grupları arasında geçen güç mücadeleleri; yani küresel sermaye-içi çatışma ile bağlantılı olduğunun, hatta bunun ile iç içe geçtiği gerçeğinin altı kalın çizgilerle çizilmelidir.</p>
<p>Son otuz yıl içinde Türkiye’nin Koç ve Sabancı gibi ağır topları, küreselleşme olarak bilinen ve daha yukarıda belirlenip uygulamaya sokulan strateji sayesinde, daha önce görmedikleri miktarda bir sermaye birikimi sağlayabilmişlerdir. Bu gruplar, yereldeki avantajlarını iyi kullanarak önemli yabancı ortaklıklara girmiş ve özelleştirmelerden aslan payını almışlardır. Fakat aynı küreselleşme stratejisinin, kendilerinden sonra yeşeren sermaye gruplarını da nemalandırmasına ve büyütmesine, böylelikle kendileri için, iç piyasada ve devletin kontrolü anlamında, giderek birer tehdide dönüşmelerine göz yummak zorunda kalmışlardır. Her şey, bir bakıma, kapitalist gelişmenin eşitsiz ve bileşik olduğunu söyleyen yasaya uygun olarak gelişmiştir. Lakin, farklı olarak, ilk kez bu süreçte ulusal alan içinde, dış kaynaklı sermaye grupları, ekonomik ve politik olarak aktif birer aktöre dönüşmüştür.</p>
<p>Üretimin ve ticaretin gittikçe ve eşitsiz şekilde uluslararasılaşması ve ulusötesileşmesi, en büyük yerli holdingler dışında kalan yerli sermayeye de, dış piyasalarda yatırım ve birikim yapma şansı vermiştir. Bunun yanında YASED aracılığı ile örgütlenen yabancı sermaye, ağır toplar (TÜSİAD) ve sonradan gelen gruplar (MÜSİAD gibi) ile iç içe geçecek şekilde ve ayrı bir kollektif kimlik oluşturarak, devlet aygıtı üzerine verilen mücadelenin aktif aktörlerinden birisi haline gelmiştir. Özallı yılların ürünü olan holdingler dahil, sonradan belli bir birikim seviyesine ulaşan tüm sermaye grupları bu süreçte dışarıda ‘oynamaya’, dışarıdan ortaklar edinmeye ve gerisin geriye iç piyasada Koç ve Sabancı gibi diğerlerinden pay kapmaya başlarken, YASED de diğer iki grup yerli/uluslararası aktörle de ortaklıkları olan ulusötesi sermayenin kollektif ajanı haline gelmiştir. Böylece, son otuz yıl içinde, ulusal sınırlar içinde oluşan hiyerarşi ile devlet aygıtı üzerinde verilen etkinlik mücadelesine katılan aktörlerin konfigürasyonu niteliksel bir değişim geçirmiştir. Ulusal / yerel sermaye içi mücadele, uluslararası sermayeye karşı verilen yarış üçlü bir yapı içinde, iç içe geçmiştir.</p>
<p>Bu gelişmeye paralel olarak, bir yandan Soros ve meşhur AB fonları eliyle, liberal-laik tarihsel blok, bir ‘sivil toplum ağı’ yaratılmaya çalışılırken; diğer yandan, Mustafa Peköz’ün ana hatlarını başarı ile çizdiği, liberal söylemli İslami bir sivil toplum ağı, aynı süreç içinde -fakat çok daha süratli bir şekilde- örülmüştür. Gladyo’dan, Susurluk’a ve oradan da -arka planını ulusal ve küresel düzlemde gerçekleşen yapısal krizlerin oluşturduğu- Türkiye’nin Ergenekon gölgesinde dönüşüm sürecine böylelikle gelinmiştir. Son kertede ortaya çıkan toplumsal yarılmayı, bir çok sosyalist ve liberal sol düşünürün yaptığı gibi, yalın olarak İslami ve Batıcı Türk sermayesi, veya bunların önderliğindeki iki tarihsel blok arasında geçen bir hegemonya mücadelesinin ürünü olarak görmek yanlış olur. Böyle bir çözümlemeden yola çıkmak bizleri yanlış politik stratejiler üretmeye götürür, götürmektedir. Bu yanlıştan kurtulmak için, uluslararası ilişkiler, ya da daha doğru bir ifade ile ‘birbirine yabancılaşmış toplumlar-arası’ ilişkilerin denkleme katılması gereklidir. Bu denkleme katma işlemi yapılırken, ulus ile devletin birbirine karıştırılmaması, sınıflar-arası toplumsal ve tarihsel ilişkilerin göz ardı edilmemesi gerekir. Bir de farklı ulusal ve toplumsal formasyonlar içinde, aynı anda hem yabancı hem yerli haline gelen aktörlerin de, analize katılmaları gerekmektedir. Türkiye’de bir süredir yaşanan toplumsal dönüşüm ve yarılma öylesine şiddetlenmiş, gündem o kadar boğucu bir hal almıştır ki, bırakın dünyayı, bölgedeki önemli toplumsal gelişmeler bile gözden kaçmaktadır. Türkiye’ye iyice yerleşen, dernekler, vakıflar, ve hatta politik partiler kuran aktörler de, artık dış mihrak olarak düşünülemez.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Türkiye’de, Cumhuriyet’in kuruluş döneminde yaşananlar dışında ilk kez, görev başındaki komutanların sanık olarak ifade vermesi, bir önceki dönemde en üst düzeyde kuvvet komutanlığı yapmış generallerin tutuklanması, ülkede yaşanan siyasal yarılmanın ne kadar derin olduğunu göstermektedir. Özellikle, ordu içindeki ulusalcı-bağımsızlıkçı kanat olarak bilinen Üçüncü Ordu komutanlarının ‘sanık’ olarak çağırılmaları anlamlıdır. Ancak, gerçek bir halk demokrasisine doğru gidişin bir parçası olsa olumlu görülebilecek böyle bir gelişmenin, Çin ve Rusya’nın önünü kesmek için İran’a yapılması planlanan emperyalist bir saldırı iyiden iyiye ciddiye binmişken, yargı çatışmasını açıkça ortaya çıkaracak bir hesaplaşmayla cereyan etmesi, olağanüstü bir duruma işaret etmektedir. Bu olağan üstü durumu, NATO içindeki en büyük ikinci ordunun, acil şekilde ve sorgusuz sualsiz, bir pazarlığa imkan vermeyecek şekilde, emperyal saflara katılması mecburiyetinden ayrı düşünmek mümkün müdür? Yukarıdaki bağlantıyı kurmayan bir çok liberal ve sosyalist, analizlerinde yaşamsal yanlışlar yapmaktadır. Görüntüde Erdoğan İran’a dost eli uzatmaktadır ve ABD ile bölge politikasında ters düşmektedir. Halbuki, çuval askerin başına geçirilmiştir. Çin’i dize getirmek için sermayenin, Türkiye’de ABD’ninki gibi bir orduya ihtiyacı vardır.</p>
<p>Türkiye tarihinde yaşanan her sarsıcı dönüşüm, dünya genelindeki sarsıcı gelişmelere paralel gelişmiştir. Bugün Avrupa Birliği, ABD, Japonya, Çin, Rusya, Brezilya, Hindistan gibi güçler arasındaki ekonomik ve politik ilişkilerin gidişatı, adeta Birinci Dünya Savaşı öncesi sürecin kopyası gibidir. Hemen her gün Kafkaslar, Doğu Avrupa, Ortadoğu, İç Asya, Afrika ve Karayiplerde bir emperyalist meydan okuma meydana gelmektedir. Hal böyle iken, Türkiye’deki ortamı kendi başına değerlendirmek anlamsızdır.</p>
<p>Aralık 2009, Kopenhag’da yapılan iklim değişikliği zirvesi, hem ABD ve AB içinde hem de Batı sermayesi ile arkadan gelen ülke sermayeleri (BRIC) arasında yaşanan şiddetli çelişkileri sergilemiştir. Esasen, bu günlerde Yunanistan, İrlanda, İspanya ve Portekiz üzerinde yaptığı şok etkisi ile, sürekliliğini derinden ilerleyen bir lava gibi hissettiren küresel kriz de, iç içe geçen uluslararası ve ulusötesi sermayeler-arası mücadelenin bir sonucu olarak görülmelidir. Kriz neticesinde, dünyanın en büyük ilk beş yüz şirketi listesinin zirvesinden eksik olmayan bazı devler batmaya terk edilmiştir. Bazıları ise, kasalarına milyarlarca dolar aktarılarak kurtarılmıştır. Görünen odur ki, küresel sermaye kendi içinde bir hiyerarşik yenilenmeye gitmiştir veya gitmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Finansal kriz, bir anlamda yükselen doğu sermayesine karşı, Clinton-Soros çizgisi olarak da tanımlanan liberal küresel sermaye ile daha muhafazakar çizgideki küresel sermaye gruplarının büyük stratejilerini (grand strategy) sentezleyebilecek bir politik aktör üretmiştir (aşağıda bu stratejilere daha açık değiniyoruz). Kendisine Nobel Barış Ödülü verildiği gün Obama’nın demokrat partisi, ABD Senatosu’ndan Afganistan işgalinin finansmanı için milyarlarca dolarlık devasa bir bütçeyi geçirmiş, ertesi gün ise dünya barışını tehdit eden iklim değişikliği konusunda çözüme yönelik olarak masaya beş sent bile konamamıştır. Oynanan ilahi bir komedyadır ve Obama bu komedyada, iyilik meleği gibi ortaya çıkan Deccal’den başkası değildir.</p>
<p>Mevcut ABD yönetimi, hem Afganistan, hem Irak, hem de Karayipler’de adeta Bush yönetimini aratmaktadır. Demokrat Obama’nın İran konusunda fikir danıştığı uzmanlardan Saduajal, Ahmedinejad’ın yakın zamanda verdiği bir demeci doğrularcasına, İsrail üzerinden İran’a bir askeri saldırı düzenlenmesinin kaçınılmaz olduğu sinyalini vermiştir. Bu saldırı ile Çin ve Rusya’nın İran petrolüne erişiminin hedef alınacağı açıktır. Küresel krizden tam bir yıl sonra ortaya, yağmaya ve işgale dayalı faşizan bir küresel yönetişim modeli çıkmıştır. Yakalanan sentez bu olacaktır. Bu da, dünyanın üzerinde sıcak çatışmaya gebe bir ‘çok aktörlü soğuk savaş’ hayaletinin dolaştığını göstermektedir. Yani Batı’lı büyük burjuvazi, istisnasız bir şekilde, her yerde liberal demokrasiyi yedeğe almıştır bile. Böyle bir anda, liberal aydınlarımızın, bireysel hak ve özgürlükleri memlekete AKP ve Gülen Cemaati’nin getireceği fikrini pazarlamaları üzücüdür. Yazık ki benzeri bir hataya, devrimci gelenekten gelen bazı sol grupların düştüğü de görülmektedir. İki hatanın da kaynağında Batı merkezli aktör, eylem ve analizler yatmaktadır.</p>
<p>Halbuki, dünyadaki en büyük sermaye grupları arasında yaşanan şiddetli iç mücadelenin, Türkiye ve onun ‘demokratik’ dönüşümü açısından tek net bir anlamı vardır. Türk devletinin kontrolü ve onun dönüşümünün niteliği üzerinde, ulusal çapta verilecek bir mücadelenin aktörlerinin ve bu aktörlerin stratejilerinin, üst mücadeleye direk olarak bağlı bir şekilde gelişmeye eğilimi olacaktır. Çünkü değindiğimiz gibi şu anda, Türkiye’de yabancı sermaye de, Koç gibi, Sabancı gibi, Yaşar gibi, Ülker gibi, izlenecek iç ve dış politika üzerinde kollektif ve doğrudan bir etkiyi içerden yapabilen bir sermaye unsurudur. TÜSİAD ve MÜSİAD gibi, YASED de, Türkiye’deki en önemli sermaye yapılarından birisi olmuştur. Eğer bu böyle olmasa idi, TÜSİAD’ın yeni başkanı Boyner’in açıklamalarını, Fehmi Koru gibi değerlendirip, devlete bağımlı büyük burjuvazimizin liberalleştiğini düşünebilirdik. Bu başlı başına kutlanacak bir şey olamamakla birlikte, yaşananlar bundan çok farklıdır. Sayılan üç kollektif aktör de, ülkedeki dönüşüme paralel gelişen üçlü bir yarılmaya işaret etmektedir. Fakat medyada ve politik analizlerde YASED’in esamesi bile okunmamaktadır. Yarılma, üç sivil toplum ağı veya üç tarihsel blok arasında yaşanan bir savaşa dönüşmüştür. Bunlar Türk muhafazakar sermayesi / Ergenekon ağı, Türk liberal sermayesi / Soros ağı, ve piyasa İslamcıları / Gülen ağı veya blokları şeklinde katagorize edilebilir.</p>
<p>Fethullah Gülen Cemaati ile Moon tarikati arasında organik benzerlik işimize yarayacak bir göstergedir. Moon tarikatı, yani Hristiyan Bütünleşme Cemaati, Çin ve Rusya sermayelerinin politikalarının uzak Asya’da çevrelenmesi misyonu içinde bir rol oynamaktadır ve benzeri bir rol, Büyük Orta Doğu coğrafyasında Gülen Cemaatine verilmiştir. Cemaatin rolü, Bush yönetimi sırasında hakim olan, muhafazakar küresel sermaye fraksiyonu stratejisinde farklı; Obama-Clinton döneminde, yani küresel kriz sonrasında hakim olan strateji tarafından farklı tanımlanmıştır. En nihayetinde, büyük satranç tahtasında, yapılan bu hamlelerle Rusya ve Çin küresel sermayeleri, soğuk savaş dönemine benzer şekilde kontrol altına alınmak istenmektedir. Bu kez ortada ideolojik bir çekişme olmadığı için, izolasyon gerçekçi bir seçenek değildir. Küresel piyasanın ve iç içe geçmişliğin getirdiği zorunluluklar, ağ savaşları denilebilecek yeni bir fenomeni ortaya çıkartmıştır. Bu sefer gereken şey, demirden bir perde değil, yarı geçirgen bir süzgeçtir.</p>
<p>Son dönemde, küresel düzeyde, Soros ve onun aracılığı ile gelişen sivil toplum ağının, bir çok konuda Moon ve Gülen Cemmatleri ile ve hatta Vatikan ile birlikte hareket ettiği görülmektedir. Bu ağların zaman zaman karşı karşıya geldikleri ve birbirleri üzerinde baskı kurdukları da görülmüştür. Bu anlamda Türkiye içinden yakın bir örnek Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlı akademisyenlere Soros desteği ile Gülen Cemaati hakkında hazırlatılan rapor olayı verilebilir. Bu günlerde medya’daki saflaşmanın bir tarafında, bu iki ağa bağlı unsurların (Soros ve Gülen) yakın bir işbirliğine gittiği görülmektedir. Eğer buradan tekrar büyük satranç tahtasına dönecek olursak; liberal sivil toplum ağları eliyle, Doğu Avrupa ve Orta Doğu’daki küçük ülkelerde kadife denilen devrimler örgütlemiştir. Bu sayede bu yerler, liberal Batının piyasalarına kilitlenmeye çalışılmıştır. Bu stratejinin mimarı ve yürütücüsünün liberal küresel sermaye fraksiyonudur. Clinton ailesi ile Soros bu fraksiyonun önemli temsilcilerindendir. Obama dönemine kadar iktidarda kalan ve neocon’lar ile temsil edilen muhafazakar küresel sermaye fraksiyonu ise, işgal ve askeri müdahaleye dayalı bir ‘ulus inşası’ projesini, yumuşak dönüştürme politikasına tercih etmiştir. Esas olarak, Çin ve Rusya’da devleti elinde tutarak küreselleşen sermayeler ile rekabet etmenin yolu, bahsedilen küresel sermaye fraksiyonları için ayrı ayrı bu şekilde özetlenebilir. Karşılaşma küresel düzeyde bir jeopolitik mücadele görünümü alacak şekilde gelişmektedir, fakat Türkiye’de olduğu gibi Batı’lı sermaye, Rusya ve Çin içinde de aktif yerli kollektif aktörlere dönüşmüş ulusötesi bir aktör halindedir. Bu nedenle emperyalistler arası mücadelenin, ulusötesi boyutu da gelişmeleri ciddi şekilde belirlemektedir.</p>
<p>Kendi içinde bir çekişme yaşayan iki Batılı küresel sermaye fraksiyonun, aşmakta zorlandığı engeller, Türkiye’deki gibi köklü bir egemen sınıfın elinde bulunan devlet-toplum yapılarıdır. Daha büyük bir iç pazar, köklü sermaye grupları, sert bir devletçi ideoloji ve güçlü bir ordu barındıran ülkelerdeki direnişlerin kırılabilmesi, bugünkü krizin aşılması ve BRIC sermayesinin disipline sokulması için bir ön koşuldur. Yani Türkiye gibi ülkelerdeki egemen sınıf direnişlerinin tamamen kırılması gerekmektedir. Muhafazakar direnişin ulusalcı görünümlü, asker-sivil bürokrasi merkezli bir ağ çerçevesinde örgütlenmesi bu nedenledir. Türkiye’deki egemenlerin yıllarca etnik ve dini meseleleri kullanarak meşruiyetlerini sağlamış olmaları, böylesi bir yapıyı çözmek için liberal ve İslami toplumsal ağların devreye girmesini adeta zorunlu kılmıştır. Bugün yaşananların, İran İslam devrimi sürecine benzeyen yanları öğreticidir; fakat SSCB’nin varlığı ve piyasa karşıtı ideolojisi o zamanki durumu çok farklılaştırmaktadır. Bugün ortada bir ‘piyasa içi rekabet’ vardır, jeopolitik bir zıtlaşma görünümü de alan şey aslında emperyalist güçler arası yaşanan ulusötesi bir mücadeledir.</p>
<p>Küresel krizin mümessili eşyadaki çelişkidir. Batılı küresel sermaye altyapısına uymayan bir devletler sisteminin varlığıdır. Çelişki ordadır ki, bu sistem olmadan sermaye yayılamazdı ve de gelişemezdi, yani yoğunlaşamaz ve merkezileşemezdi. Fakat başat sermaye geliştikçe, kendi rakiplerini de büyütür ve sonunda kriz yaratır. Krizin aşılması için bir onarma ve dengeleme gereklidir. Güçlü daha da güçlenir, aynı bizim askeri darbelerde olduğu gibi. Neticede, Türkiye ve benzeri devlet-toplum yapısına sahip ülkelerin, kendi içinde de çelişkili olan Batı küresel sermayesinin çıkarlarına göre bir dönüşüme uğraması gerekmektedir. Fakat on yıllardır, ordu ile aynı değerleri paylaştığını ileri süren Koç ve TÜSİAD grubunun, Türk devlet-toplum yapısını dönüştürecek bir söylem geliştirmesi, bu yönde politika üretmesi mümkün değildir. Hem maddi hem manevi olarak, Batı yanlısı yerli büyük sermaye, küresel çerçevede üzerine düşen görevi yerine getirecek vaziyette değildir. Şu sıralarda, Obama’nın kişiliğinde kristalize olmaya başlayan liberal-neomuhafazakar sentezine paralel olarak, nasıl Soros ve Gülen ağı arasındaki ilişkilerin dengesi ve doğası değişiyor ise, aynı şekilde TÜSİAD ile MÜSİAD’ın ilişkileri, buna paralel olarak da medyanın yapısı değişecektir. Bu ilişkiler ağı ne kadar Koç/Doğan/TÜSİAD kimliğinde simgelenen Batıcı Türk uluslararası sermayesine karşı, yine neo-liberalizm ile problemi olmayan ve MÜSİAD ile temsil edilen uluslararası Türk-İslami sermaye gurupları arası bir demokrasi mücadelesi görünümünde olsa da, aslı belirleyici aktör YASED ve Soros ile temsil edilen grupların hareketidir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Buraya kadar Türkiye egemenleri içinde yaşananları, üçlü bir yarılma olarak analizimizin merkezine koymamız gerektiğini kabaca anlatmaya çalıştık. Bunun doğal sonucu olarak; devrimci, radikal reformcu ve daha geniş bir yelpazeyi kapsayacak şekilde tüm ilerici toplumsal güçlerin ciddi bir dayanışmaya girmeleri ve bu üçlü yarılmanın taraflarını, stratejilerini ve zayıf yanlarını çok iyi çalışarak, bir karşı saldırı başlatmaları beklenmektedir. Böyle bir karşı saldırı için ise bundan iyi bir gün olamaz. Tekel direnişi bunun yapılabileceğini kanıtlamıştır ve gün, Tekel olup yumruğu masaya vurma günüdür.</p>
<p>Emek sorunu, Kürt sorunu ve sosyal haklar sorunu yarılmanın üç yanındaki egemen yaklaşımların hiç birisi tarafından bastırılamayacak ve sisteme tamamen entegre edilemeyecek konumdadır. Bu sorunların hiçbiri hiçbir şekilde maddi olarak sistem içine çekilebilecek bir noktada değildir. Sermaye gruplarının hiçbiri özelleştirmeler ve emeğin güvencesizleştirilmesinden vazgeçemez ve Kürt sorununa çözüm getiremez. Emek konusunda, bahsettiğimiz yarılmanın her tarafı aynı fikirdedir. Kürt sorunu konusunda ise tamamen farklı planları olduğu açıkça görülmektedir. Bu yüzden, Kürt devrimci ve ilericiler ile sosyal hak mücadeleleri vermek için örgütlenen platformları, TEKEL direnişine ve Emek savaşımına daha fazla daha derin katmak, bunun için çalışmak çok büyük önem taşımaktadır.</p>
<p>Bu şekilde, tabanda örgütlenen, söz hakkı ve inisiyatifi tabana tanıyan geniş bir dayanışmaya; yani geniş bir yelpazeye üzerine kurulu bir tarihsel bloğa acilen ihtiyaç vardır. Karşı harekete hakim olma çabaları dışlanmalı, Avrupa merkezci ve liberal analizlerden uzak durarak adeta bir tür koalisyon şeklinde örgütlenilmelidir. Böylesi bir koalisyona emek örgütleri, diğer toplumsal muhalefet örgütleri ve platformlar birlikte, eşit statüde, eşdeğer şekilde, karşılıklı saygı ve tanıma temelinde, el ele vererek katılmalıdır. Böylece TÜSİAD’a da, MÜSİAD’a da, YASED’e de, sermayenin her türlüsüne de aynı şiddette tepki gösterilebilir. Böyle bir koalisyon kesinlikle Türkiye ile sınırlı kalmamalı, önce Iran, Irak, Suriye, Lübnan, Gürcistan, Ermenistan, Bulgaristan, Yunanistan, sonra Latin Amerika ve daha sonra dünyanın başka yerlerindeki mevcut koalisyonlar ile, toplumsal güçler ile sıkı bir dayanışmaya gidecek şekilde kurulmalıdır. Bu şekilde emek savaşımının meşruluğuna dayanarak açılacak bir Tütün Savaşı, ağ savaşlarını da onun sayılan üç tarafını da hedef alacak edecek şekilde cephelenebilir. Bu da Türkiye’de sistemi kökünden değiştirebilmenin yolunu açacak tek seçenektir.</p>
<p>Kürt halkının da, Türk halkının da, tüm halkların da gerçek halk demokrasilerine ihtiyacı vardır. Ancak gerçekten katılımcı, tabana dayalı halk demokrasileri yoluyla tüm hak ve özgürlükler gerçeklik kazanabilir ve garanti altına alınabilir. Bu şekilde emek sömürüsü, cinsiyet ve ırk ayrımcılığı ortadan kaldırılabilir, tüm faili meçhuller aydınlatılabilir. Darbeciler yargılanabilir ve düşünce suç olmaktan çıkarılabilir. Emperyalizmi yeryüzünden silecek olan da ancak halk demokrasileridir. Emek savaşımı kazanılmadan, Su, Gaz ve Tütün savaşları verilmeden, bugünün ağ savaşları içine kollektif bir aktör olarak girerek Soros, Gülen veya yerli neocon’ları alaşağı etmeden, aksine onların parası veya baskısı ile ne demokrasi gelir ne de özgürlük.</p>
<p>Taraf grubunun ve bazı sol grupların kafasında resmettiği liberalizmin geleceği, ancak liberal küresel sermaye fraksiyonunun, Amerikan muhafazakar küresel sermayesi ile Çin ve Rus küresel sermayeleri üzerinde bir hegemonya kurabilmesine bağlıdır. Bu da bir üçüncü dünya savaşı yaşanmadan mümkün olamayacak gibi gözükmektedir. Kısıtlı burjuva liberalizmi uğruna böyle bir savaşı desteklemek tam bir çılgınlıktır. Batıdaki akrabalarının tersine, yerli liberallerimizin bilerek ya da bilmeyerek yaptıkları budur. Bu arkadaşlar yüz yıl önce Kautsky’nin düştüğü duruma düşmektedirler.</p>
<p>Kaynak : Sendika.org</p>


<p>Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/su-savaslari-kimin-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: &#8220;Su Savaşları&#8221;, Kimin Savaşı?*'>&#8220;Su Savaşları&#8221;, Kimin Savaşı?*</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/biyo-guvenlik-genetik-cilginlik-ve-gida-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Biyo-Güvenlik, genetik çılgınlık ve gıda savaşı'>Biyo-Güvenlik, genetik çılgınlık ve gıda savaşı</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/emek-orgutlerinden-ortak-tavir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Emek örgütlerinden ortak tavır&#8230;'>Emek örgütlerinden ortak tavır&#8230;</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.karasaban.net/tutun-savasi-ag-savaslari-ve-emek-savasimi-orsan-senalp/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hindistan gdolu patlıcanı yasakladı/Oya Ayman</title>
		<link>http://www.karasaban.net/hindistan-gdolu-patlicani-yasakladioya-ayman/</link>
		<comments>http://www.karasaban.net/hindistan-gdolu-patlicani-yasakladioya-ayman/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Feb 2010 08:38:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Karasaban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[GDO]]></category>
		<category><![CDATA[hindistan]]></category>
		<category><![CDATA[Oya Ayman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.karasaban.net/?p=6120</guid>
		<description><![CDATA[Hindistan GDO’lu patlıcanı yasakladı. Üstelik bu yasaklama, Hindistan Çevre Bakanı’nın yaptığı kamuoyu araştırması sonucu getirildi. Hindistan kamuoyu GDO’ya karşı tepkisini dile getirdi. Hindistan hükümeti de GDO’lu patlıcan istemeyenlerin sesini duydu ve yasaklama kararını aldı. İskoçya&#8217;nın Çevre Bakanı ise &#8220;GDO’ya ayak direyen diğer milletlerle omuz omuza savaşmaya hazırız&#8221; diyerek GDO’ya karşı küresel mücadelenin yolunu açtı&#8230;
Peki bizim [...]


Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/fransa-mon810u-yasakladi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Fransa MON810&#8242;u yasakladı'>Fransa MON810&#8242;u yasakladı</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/ayvalikta-gdo-konferansi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Ayvalık&#8217;ta GDO konferansı'>Ayvalık&#8217;ta GDO konferansı</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hindistan GDO’lu patlıcanı yasakladı. Üstelik bu yasaklama, Hindistan Çevre Bakanı’nın yaptığı kamuoyu araştırması sonucu getirildi. Hindistan kamuoyu GDO’ya karşı tepkisini dile getirdi. Hindistan hükümeti de GDO’lu patlıcan istemeyenlerin sesini duydu ve yasaklama kararını aldı. İskoçya&#8217;nın Çevre Bakanı ise &#8220;GDO’ya ayak direyen diğer milletlerle omuz omuza savaşmaya hazırız&#8221; diyerek GDO’ya karşı küresel mücadelenin yolunu açtı&#8230;</p>
<p>Peki bizim Çevre Bakanımız ne yapıyor?</p>
<p>Genleriyle oynanmış gıdaların Türkiye’ye girmesini izliyor.  Tarım Bakanlığı ise GDO’lu bebek mamalarının ithalini yasaklayan ve çeşitli itirazların ardından artık bir yapboz tahtasına dönen GDO’lu ürünlerin ithalatı, iİşlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimiyle ilgili yönetmeliğin yürürlüğe gireceği 1 Mart’ı bekliyor. Peki, 1 Mart’a kadar mama yiyen bebeklerin karşı karşıya kalacağı risklerin* hesabını kim soracak? Ya da GDO’lu ürün yiyen çocuk, genç ve yetişkinlerin karşı karşıya kalabileceği risklerin* hesabı kimden sorulacak?</p>
<p>Türkiye, genleriyle oynanmış ürünler için hâlâ açık bir kapı&#8230; Gıdamızın geleceği, bütün dünyada GDO üretimini ve ticaretini elinde bulunduran Monsanto, Aventis gibi çoğu uluslararası şirketin elinde. Yüzlerce yıldır kuraklık gibi her türlü sert iklim koşuluna dayanmış bugüne kadar gelmiş atalık yerel tohumlarımız GDO’lu tohumlarla karışma ve yok olma tehdidi altında. Öyle ki, çevredeki arazilerden ürünlerine Monsanto patentli gen bulaşan ABD’li çiftçiler sadece rüzgâr o yönden esti diye binlerce dolarlık tazminatlar ödemek durumunda bırakılırken, bizim atalık tohumlarımız da hayvan yemi olarak ülkeye giren mısır ya da soyadan karışabilecek bir kaç gen yüzünden sonsuza dek yok olabilir. Öyle ki Anadolu hâlâ iklim değişikliğine uyum sağlayabilecek denli sağlam yerel tohumlara sahipken, çoğu yurt dışından ithal kimyasal tarım ilaçlarıyla ayakta durabilen, kimliksiz, hem kendi zayıf hem de onu yiyenleri zayıflatan güçsüz tohumlara mı terk edilmeye çalışılıyor? Güçlü dayanıklı ve üretken tohumlarımızın, genleriyle oynanmış güçsüz ve köleleştirilmiş tohumlarla karışmasına izin vermeye, gıdamızın geleceğini tehlikeye atmaya kimin hakkı olabilir?</p>
<p>Hindistan Çevre Bakanı kamuoyu yoklaması yapıp halkın ne istediğini anlamaya çalışırken, Türkiye’de Çevre Bakanlığı ve Tarım Bakanlığı, her geçen gün bir uyuşturucu bağımlısı gibi daha fazla pestisid (böcek ve ot öldürücü tarım ilaçları) isteyerek* suyumuzu, toprağımızı ve gıdamızı zehirleyecek GDO’ların biyolojik çeşitliliğimizi, atalık tohumlarımızı tehlikeye atmasını izlemeyi sürdürecek mi?</p>
<p>GDO’lu ürünlerin sağlık riskleri henüz tam olarak bilinmiyor. Alerjik reaksiyonlara yol açabiliyor, antibiyotiklere karşı direnç oluşturabiliyor veya gen girişinden dolayı oluşan bazı olumsuz etkilere neden olabiliyor. Örneğin fındığın içindeki bir maddeye alerjisi olan bir insan bu maddenin aktarıldığı bir ürünü yediğinde alerjik reaksiyon gösterebiliyor.</p>
<p>Taze sebze ve meyvede henüz çok fazla risk olmadığı söylense de Türkiye, dünyanın en büyük GDO’lu soya ve mısır üreticilerinden olan ABD ve Arjantin’den gıda ve yem amaçlı mısır ve soya fasulyesi ithal ediyor. Genetiği değiştirilmiş mısır ve soya ile beslenen hayvanların eti, mısır ve soyadan üretilen lesitinli ürünler, yağ, un, nişasta, glikoz, fruktoz, bisküviler, tatlılar ve çikolatalar ailemiz, çocuklarımız tarafından tüketiliyor.</p>
<p>Sayıları her geçen gün artan bilinçli tüketiciler, GDO’lu tohum kullanılmasının yasak olduğu ve bu yasağın da denetlenerek sertifikasyona tabi tutulduğu ekolojk (organik) ürünleri alarak GDO’dan sakınmaya çalışsa da örneğin pamuklu bir tişört ya da pijamada bile GDO olabiliyor.</p>
<p>Eğer bu hafta mecliste görşülmesi beklenen biyogüvenlik yasasıyla gerekli tedbirler alınmazsa istenmeyen genler atalık tohumlarımızı, ürünlerimizi, gıdamızı ve dolayısıyla sağlığımızı ve ekonomimiz için büyük bir tehdit oluşturmayı sürdürecek.</p>
<p>Türkiye, dünyanın en önemli gen kaynaklarına sahip bir ülke olarak, kendi değerlerinin farkına varmalı ve asıl verimlilik ve açlıkla mücadelenin GDO’ya izin vermek değil GDO’yla mücadele etmekle olabileceğini görmeli ve bir an önce GDO’ya karşı önlemler almalıdır.</p>
<p>Mecliste bu hafta görüşülmesi beklenen Biyogüvenlik Yasa Tasarısı adeta bir saatli bomba gibi; GDO’nun Türkiye’ye hangi denetim ve kontrollerle sokulabileceğini maddeleştiriyor. Yasa tasarısında yer alan maddeler GDO’nun tehlikeleri ve riskleri* konusunda o kadar çok atıf yapıyor ki taslağı okuyunca insanın aklında “Madem bu kadar riskli, kontrolü bu kadar zor, izinsiz GDO’lu ürün satan ve GDO’lu tohum ekenlere ağır hapis ve para cezaları verilecek, o zaman Türkiye’nin ne zoru var da GDO’yu toptan yasaklamıyor?” sorusu geliyor. Evet, yıllardır bir biyogüvenlik yasasına ihtiyacımız var ama bu yasada GDO’nun serbest dolaşımının, hangi oranlarda ithal edileceğinin ve deneme ekimlerine kimlerin izin vereceğinden çok, yerel atalık tohumlarımız, biyolojik çeşitliliğimiz ve biyogüvenliğimiz öne çıkarılmalı.Hükümet, bu hafta meslite görüşülmesi beklenen Biyogüvenlik Yasa Tasarısı ile bir seçim yapacak: Seçeneklerden biri şu: Genleriyle oynanmış ürünlerin canlıların vücudunda ne tür hastalıklara veya arazlara yol açabileğinin farkında olmadan denek olarak kullanılan insan ve hayvanlar; daha fazla verim adına her geçen gün daha fazla kimyasal tarım ilacı istediği için giderek kirlenen su ve topraklar; atalık yerel tohumları ve bitkiçeşitliliği yok olmuş, uluslarararası şirketlerin verdiği numaralandırılmış ve tek seferlik tohumlara bağımlı bir ülke&#8230; Bunun yanında gıda bağımsızlığını kaybetmiş bir ülkeye uygulanabilecek yaptırımların tehdidi&#8230;</p>
<p>İkinci seçenek ise, kendi kendine yeten verimli topraklar, daha fazla tarım ilacıyla kirletilmemiş doğal kaynaklar, her türlü iklim koşulunda yetişen kuraklık ve hastalığa karşı sigorta niteliğindeki atalık tohumlarla yerel çeştililiğini, zenginliğini koruyan, bu sayede gıda bağımsızlığı ile dünyaya örnek olabilecek bir ülke&#8230;</p>
<p>Aklı selim olan hangisini seçer, ona da siz karar verin&#8230;</p>
<p>****</p>
<p>* ABD&#8217;de The Organic Center tarafından yapılan bir araştırmaya, tarımda kullanılan ilaç miktarının transgenik tarım nedeniyle önemli ölçüde arttığını ortaya koydu. Araştırmaya göre 1996 ile 2008 arasında transgenik tarımda 143 milyon kg ek tarım ilacı kullanıldı. ABD Tarım Bakanlığı&#8217;na bağlı Ulusal Tarım İstatistikleri Servisi&#8217;nin (NASS) verilerini temel alan araştırmada, glifosat kullanımımdaki artışla ilgili NASS verilerine yer veriliyor. Buna göre 1996&#8242;dan beri glifosat kullanımı pamukta üç katına, soya fasulyesinde iki katına çıkarken, mısırda yüzde 39 artmış durumda.</p>
<p>* Örneğin, önde gelen bilim dergisi Nature’da 2007’de yayınlanan bir çalışma, genlerin karmaşık bir ağ içerisinde, bizim henüz anlayamadığımız yollarla birbirlerine tepki verdiği, birbirleriyle etkileşime geçtiği ve kaynaştığını ortaya koymuştur (*). Bu araştırma GM ürünlerinin güvenilirliğine dair ciddi soruların doğmasına neden olmuştur.</p>
<p>* GM üretimi kanolanın kullanılmaya başlanması biyoçeşitliliğe ciddi etkilerde bulundu. Örneğin, İngiliz hükümetinin bir çalışmasında GM üretimi kanolaların bulunduğu yerlerde kelebek oranının %24 azaldığı, çünkü buralarda bu kelebeklerin beslenebileceği daha az çiçeğin (dolayısıyla da nektarın) bulunduğu saptandı. Dahası, kuşlar için de daha az tohum bulunuyordu. GM üretimi soyalarda Roundup’ın kullanılması toprak sağlığına olumsuz etkide bulunuyor, topraktaki nitrojen düzenleyici bakterilerin sayısında azalmaya yol açıyor. (www.truefood.org.au)</p>
<p>* Avustralya Kamu Sağlığı Örgütü ve İngiliz Medikal Örgütü gibi önde gelen sağlık kurumları, GM üretimi gıdalarla ilgili çeşitli kaygılarını dile getirdi ve zorunlu testlerin yapılması çağrısında bulundu. GM üretimi gıdalarla ilgili üç temel kaygı şunlar: Gıdalarımızdaki böcek ilacı seviyesinin artması potansiyeli; bilinmedik veya umulmadık proteinlerin, zehirlerin ve allerjilerin gündeme gelmesi; GM üretimi bitkilerde antibiyotiklere dayanıklı genlerin kullanımı&#8230; 2007 tarihli bir makalede, insanların kullanımı için onaylanmış bir GM üretimi mısır çeşidiyle beslenen farelerin karaciğer ve böbreklerinde zehirlenme bulguları rastlandığı belirtiliyor. (www.truefood.org.au)</p>
<p>Haber Kaynağı: NTV</p>


<p>Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/fransa-mon810u-yasakladi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Fransa MON810&#8242;u yasakladı'>Fransa MON810&#8242;u yasakladı</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/ayvalikta-gdo-konferansi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Ayvalık&#8217;ta GDO konferansı'>Ayvalık&#8217;ta GDO konferansı</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.karasaban.net/hindistan-gdolu-patlicani-yasakladioya-ayman/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘Tütün Partisi’ /Derya Sazak</title>
		<link>http://www.karasaban.net/%e2%80%98tutun-partisi%e2%80%99-derya-sazak/</link>
		<comments>http://www.karasaban.net/%e2%80%98tutun-partisi%e2%80%99-derya-sazak/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Feb 2010 08:26:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>karasaban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[derya sazak]]></category>
		<category><![CDATA[tütün partisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.karasaban.net/?p=6090</guid>
		<description><![CDATA[Time dergisinin ABD’de federal hükümetin mali politikalarına karşı çıkanların oluşturduğu ‘Tea Party’ (Çay Partisi) hareketiyle ilgili incelemesinden alıntılar vardı dünkü gazetelerde.
Milliyet Dış Haberler Servisi de Amerikan siyasetinde etkili bir güç haline gelen sivil toplum hareketine geniş yer ayırmıştı. Obama’nın da yıpranıyor olması nedeniyle ‘hükümet karşıtı koalisyon’ yönetimi sarsıyormuş. Geçen ay yapılan ara seçimlerde Massachusetts senatörlüğü [...]


Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/first-lady-obama-beyaz-sarayda-organik-tarim-yapacak/' rel='bookmark' title='Permanent Link: First Lady Obama Beyaz Saray&#8217;da organik tarım yapacak (!)'>First Lady Obama Beyaz Saray&#8217;da organik tarım yapacak (!)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Time dergisinin ABD’de federal hükümetin mali politikalarına karşı çıkanların oluşturduğu ‘Tea Party’ (Çay Partisi) hareketiyle ilgili incelemesinden alıntılar vardı dünkü gazetelerde.</p>
<p>Milliyet Dış Haberler Servisi de Amerikan siyasetinde etkili bir güç haline gelen sivil toplum hareketine geniş yer ayırmıştı. Obama’nın da yıpranıyor olması nedeniyle ‘hükümet karşıtı koalisyon’ yönetimi sarsıyormuş. Geçen ay yapılan ara seçimlerde Massachusetts senatörlüğü koltuğunun Demokratlardan Cumhuriyetçilere geçmesinde Çay Partisi hareketinin de rol oynadığı öne sürülmekte.</p>
<p>‘Çay Partisi’ hareketi, adını, İngiliz kolonisi olan Boston’da 1773’te Britanya’nın koyduğu çay vergisinin protesto edildiği ‘Boston Çay Partisi’ eyleminden alıyormuş. Barack Obama’nın geçen yıl uygulamaya koyduğu teşviklerden sonra CNBC yorumcularından Rick Santelli’nin kriz paketini eleştirirken bir ‘Chicago Çay Partisi’ düzenlenmesini önermesi yeni oluşumu tetiklemiş. Amerikan halkının beşte birinin duygularını yansıttığı öne sürülen hareket, ‘düşük harcama, düşük vergi ve küçük hükümet’ ilkelerini benimsiyormuş. Amerikan siyaseti geleneksel olarak Cumhuriyetçi- Demokrat ayrımına dayandığı için ‘üçüncü bir güç’ün gelişmesi mümkün olmuyor.</p>
<p>Çay Particiler, oturma odalarında, kütüphanelerde bir araya gelen ve Obama’ya seçim zaferini getiren internet üzerinden örgütlenme yoluyla toplantılar düzenleyen ‘bağımsızlar’ hareketi olarak nitelendiriliyor.</p>
<p>Küresel krizin ardından Obama gibi halka yakın bir başkanın bile şirket kurtarmayı seçmesi üzerine sıradan yurttaşlar, halkın basit çıkarlarını koruyacak bir siyaset arayışına girişmişler.</p>
<p>Türkiye’de ise içinden geçmekte olduğumuz çalkantılı süreçte büyük çıkarların ve kurumsal çatışmaların dışında insanların huzur, güven, sade yaşam gibi istemlerini karşılayacakları örgütlenmeye ihtiyaçları var.</p>
<p>Eskiden ‘sol’ partiler -Almanya’da Yeşiller gibi- bu işlevi görürlerdi.</p>
<p>Siyasal İslam ile Ergenekoncular arasına sıkışmayan, askeri kışlasında seven, Ipod’unu ortam dinlemesine tercih eden, Sıla’nın gözyaşlarına üzülen, Nijer’deki darbeden vazife çıkarmayan, ‘kutlu yürüyüş’ten de tank sesiyle uyanmaktan da aynı derecede ürküntü duyan, Aşk-ı Memnu’nun sevişme sahnelerinden ‘irrite’ olmayan, iklim değişikliğini mesele yapan, derelerin kardeşliğine inanan, sularımız, gıdalarımız kirlenmesin, Yuvarlakçay’a HES kurulmasın diye nöbet tutan, Kürt sorununun barışçı çözümünü isteyen o kadar çok insan var ki?! Bunlar neden bir araya gelip, ‘alternatif’ bir hareket doğurmazlar?!</p>
<p>ABD’de ‘Çay Partisi’ hareketinin serüvenini okuyunca Türkiye’deki ‘muhalefet ihtiyacı’ karşısında sadece TEKEL direnişinin bile bir ‘Tütün Partisi’ oluşumuna öncülük edebileceğini düşünebilirsiniz.</p>
<p>Ankara’daki dünkü yürüyüşü gördükten sonra&#8230; Neden olmasın?!<br />
<strong><br />
21 Şubat 2010- milliyet</strong></p>


<p>Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/first-lady-obama-beyaz-sarayda-organik-tarim-yapacak/' rel='bookmark' title='Permanent Link: First Lady Obama Beyaz Saray&#8217;da organik tarım yapacak (!)'>First Lady Obama Beyaz Saray&#8217;da organik tarım yapacak (!)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.karasaban.net/%e2%80%98tutun-partisi%e2%80%99-derya-sazak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çay Yasa Tasarısı/ Sadık Çelik</title>
		<link>http://www.karasaban.net/cay-yasa-tasarisi-sadik-celik/</link>
		<comments>http://www.karasaban.net/cay-yasa-tasarisi-sadik-celik/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Feb 2010 10:38:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Karasaban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[çay yasası]]></category>
		<category><![CDATA[sadık çelik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.karasaban.net/?p=6064</guid>
		<description><![CDATA[Doğu Karadeniz’in can damarı olan ÇAYKUR, çay yasa tasarısının yasalaşması halinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Doğu Karadeniz’in tamamında örgütlü ve her üreticiden yaş yaprak satın alma ve işleme yeteneğine sahip ÇAYKUR, 125 bine yakın üreticinin ve yaklaşık 1 milyon nüfusun da geçim kaynağı.
- Hazırlanan çay yasa tasarısı neleri öngörüyor?
Hazırlanan kanun tasarısı, Çay Kurulu kurarak, [...]


Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/cay%e2%80%99da-firtina-koparacak-tasari-ali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Çay’da fırtına koparacak tasarı/ Ali Ekber Yıldırım'>Çay’da fırtına koparacak tasarı/ Ali Ekber Yıldırım</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/mayilarla-ilgili-yas/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Çiftçi-Sen &#8220;Mayınlı arazilerle ilgili yasa tasarısı geri çekilsin&#8221;'>Çiftçi-Sen &#8220;Mayınlı arazilerle ilgili yasa tasarısı geri çekilsin&#8221;</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/cay-kanun-tasarisi%e2%80%99yla-yaklasan-toplumsal-yikim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Çay Kanun Tasarısı’yla yaklaşan toplumsal yıkım'>Çay Kanun Tasarısı’yla yaklaşan toplumsal yıkım</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Doğu Karadeniz’in can damarı olan ÇAYKUR, çay yasa tasarısının yasalaşması halinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Doğu Karadeniz’in tamamında örgütlü ve her üreticiden yaş yaprak satın alma ve işleme yeteneğine sahip ÇAYKUR, 125 bine yakın üreticinin ve yaklaşık 1 milyon nüfusun da geçim kaynağı.</p>
<p>- Hazırlanan çay yasa tasarısı neleri öngörüyor?</p>
<p>Hazırlanan kanun tasarısı, Çay Kurulu kurarak, sözde çay sektörünün değerini arttırmayı ve kaliteli çay üretmeyi planlıyor. Ancak tasarı, çay kurulunun kurulmasının yanı sıra kuru çayın borsada alınıp satılması, çay desteklerinin yeniden belirlenmesi gibi düzenlemeleri de kapsıyor. Tüm bu olağandışı yetkilerle donatılan Çay Kurulu, ÇAYKUR’u tamamen devre dışı bırakmayı hedefliyor. ÇAYKUR’un tasfiye edilmesiyle sektörün tamamen tüccarlara bırakılacak olması yaş çay üreticilerini endişelendiriyor. Daha şimdiden uluslararası şirketler Türk çay piyasasında büyürken yerli işletmeler bir bir yok olarak kapanmaktadır. ÇAYKUR’un ortadan kaldırılması ve yüzde 145’lik gümrük vergisinin de aşağıya çekilmek istenmesi ucuz, kalitesiz, sağlıksız çay ithalatına yol açacaktır. Çay ekimini ve çay üretimini kapsayan tasarı Türk çayını açık pazar ekonomisinin insafına terk ederek çayımızı üretici, tüketici boyutunda ciddi zararlara uğratacaktır.</p>
<p>- Kurulması hedeflenen Çay Kurulu nasıl oluşturulacak?</p>
<p>Kurulması hedeflenen Çay Kurulu’nda, Tarım Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ile Hazine Müsteşarlığı’ndan, Rize ve Trabzon Ticaret Borsası Genel Kurulu’ndan, ÇAYKUR Genel Müdürlüğü’nden, çay tarımının yapıldığı il ve ilçe ziraat odaları ve Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nden üyeler bulunacak. Toplam 9 üyeden oluşacak kurulun tamamı Bakanlar Kurulu’nca atanacak ve kurul üyelerinin görev süresi beş yıl olacak. Çayda tek söz sahibi olacak kurul, çayın fiyatından nerede yetiştirileceğine, üretim alanlarının ne kadar olacağına kadar bütün kararları alabilecek.</p>
<p>- ÇAYKUR özelleştirilirse neler olur?</p>
<p>Hazırlanan kanun taslağı kuru çay ihtisas borsasının kurulmasını öngörüyor. Bu da kuru çayın borsada dünya piyasalarındaki fiyatlara göre değer bulması demek. Hindistan, Pakistan, Sri Lanka gibi çayın anavatanı olan ülkelerin doğasının, ikliminin çay yetiştiriciliği için oldukça uygun olması ve bu ülkelerde insan emeğinin de çok ucuz olması ve benzeri avantajlar, Türk çayının dünya ile rekabet edebilmesini neredeyse imkânsız hale getirecektir. Piyasada oluşacak çay fiyatı, maliyetini bile karşılayamayan çayın üreticisinin de bu sebepten bir süre sonra piyasadan çekilmesine neden olacaktır. Bu uygulama aynı zamanda çay tarımından başka geliri olmayan, bulunduğu coğrafyada yetiştireceği ürün çeşidi sınırlı olan Doğu Karadeniz halkının işsizliğine, yoksulluğuna neden olacak. Hazırlanan tasarı diğer tarımsal KİT’lerde olduğu gibi ÇAYKUR’un özelleştirilmesini, ardından yabancı tekellere satılarak kapatılmasını da hedefliyor. Bugüne kadar gerçekleştirilen tüm özelleştirmelerdeki hiç değişmeyen gerçek, tüm tarımsal KİT’lerin özelleştirilerek, kapatılmasıdır. ÇAYKUR için de hedeflenen budur. Önce yasayla özelleştirme gerçekleşecek, ardından yabancılara devredilecek ve daha sonra diğer tarımsal KİT’lerde olduğu gibi kapatılacaktır.</p>
<p>- Tasarıda neler değişmeli?</p>
<p>Çay piyasasında birtakım iyileştirmelerin, reformların elbette yapılması gerekiyor ancak bunlar yeni yasa tasarısında belirtilmemiş. Çay piyasasında yapılacak iyileştirmeler şunlar olmalı:</p>
<p>• Çay Kurulu çay kooperatifleri ve derneklerinin üyelerini de mutlaka içermeli. Üye seçimleri demokratik usullerle gerçekleştirilmelidir.</p>
<p>• İthal çay karışımıyla damak tadı değiştirilmemelidir.</p>
<p>• Yaş çay taban fiyatı Çay Kurulu’nun teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla açıklanmalıdır.</p>
<p>• Çay bahçeleri yeniden ruhsatlandırılarak yapılandırılmalı, kooperatifçilik teşvik edilmelidir.</p>
<p>• Kaçak çay, çayımıza karışmamalı bu konuyla ilgili yasal düzenlemeler etkinleştirilmeli, uygulanmalıdır.</p>
<p>• İthal çaya uygulanan gümrük vergisi aynı şekilde devam ettirilmelidir.</p>
<p>Yaşananlardan anlaşılacağı üzere ÇAYKUR’u özelleştirme konusu 2001 yılından beri gündemde tutulsa da, konunun sosyal ve siyasi boyutlarının ağırlığı, özelleştirmenin sürekli ertelenmesine neden olmuştur. Ancak ne yazık ki, ÇAYKUR’un akıbeti de diğer tarımsal KİT’lerle aynı olacak. Bu durumda özel sektörün bile itibarıyla rekabet edemediği ÇAYKUR’un kapanması, özelleştirilmesi gerçekleştirilerek, Türk çay piyasasını altüst edecektir.</p>
<p>Kaynak : Cumhuriyet Gazetesi</p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 0px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;">
<p class="spot">Türkiye, yılda 200 bin ton çay üretimi, 170 bin ton çay  tüketimi ve 1 milyar dolara yaklaşan pazar hacmiyle dünyanın ilk 5  ülkesi arasında yer almaktadır.</p>
<p class="imza"><a href="http://www.cumhuriyet.com.tr/?yer=yazar&amp;aranan=Sad%FDk%20%C7elik%20">Sadık  Çelik </a></p>
<p><img class="KareFoto" src="http://www.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=9465" border="0" alt="" align="right" /><span class="Mahres"><a href="http://www.cumhuriyet.com.tr/?yer=kent&amp;aranan=Cumhuriyet">Cumhuriyet</a></span>-  <span>Doğu Karadeniz</span><span>’</span><span>in can damarı olan  ÇAYKUR, çay yasa tasarısının yasalaşması halinde yok olma tehlikesiyle  karşı karşıya. Doğu Karadeniz</span><span>’</span><span>in tamamında  örgütlü ve her üreticiden yaş yaprak satın alma ve işleme yeteneğine  sahip ÇAYKUR, 125 bine yakın üreticinin ve yaklaşık 1 milyon nüfusun da  geçim kaynağı</span><span>.</span></p>
<p><strong>- Hazırlanan çay yasa  tasarısı neleri öngörüyor?</strong></p>
<p><span>Hazırlanan kanun tasarısı,  Çay Kurulu kurarak, sözde çay sektörünün değerini arttırmayı ve kaliteli  çay üretmeyi planlıyor. Ancak tasarı, çay kurulunun kurulmasının yanı  sıra kuru çayın borsada alınıp satılması, çay desteklerinin yeniden  belirlenmesi gibi düzenlemeleri de kapsıyor. Tüm bu olağandışı  yetkilerle donatılan Çay Kurulu, ÇAYKUR</span><span>’</span><span>u  tamamen devre dışı bırakmayı hedefliyor. ÇAYKUR</span><span>’</span><span>un  tasfiye edilmesiyle sektörün tamamen tüccarlara bırakılacak olması yaş  çay üreticilerini endişelendiriyor. Daha şimdiden uluslararası</span><span> </span><span>şirketler Türk çay piyasasında büyürken yerli işletmeler  bir bir yok olarak kapanmaktadır. ÇAYKUR</span><span>’</span><span>un  ortadan kaldırılması ve yüzde 145</span><span>’</span><span>lik gümrük  vergisinin de aşağıya çekilmek istenmesi ucuz, kalitesiz, sağlıksız çay  ithalatına yol açacaktır. Çay ekimini ve çay üretimini kapsayan tasarı  Türk çayını açık pazar ekonomisinin insafına terk ederek çayımızı  üretici, tüketici boyutunda ciddi zararlara uğratacaktır.</span></p>
<p><strong>-  Kurulması hedeflenen Çay Kurulu nasıl oluşturulacak?</strong></p>
<p><span>Kurulması  hedeflenen Çay Kurulu</span><span>’</span><span>nda, Tarım Bakanlığı,  Maliye Bakanlığı ile Hazine Müsteşarlığı</span><span>’</span><span>ndan,  Rize ve Trabzon Ticaret Borsası Genel Kurulu</span><span>’</span><span>ndan,  ÇAYKUR Genel Müdürlüğü</span><span>’</span><span>nden, çay tarımının  yapıldığı il ve ilçe ziraat odaları ve Türkiye Ziraat Odaları Birliği</span><span>’</span><span>nden  üyeler bulunacak. Toplam 9 üyeden oluşacak kurulun tamamı Bakanlar  Kurulu</span><span>’</span><span>nca atanacak ve kurul üyelerinin görev  süresi beş yıl olacak. Çayda tek söz sahibi olacak kurul, çayın  fiyatından nerede yetiştirileceğine, üretim alanlarının ne kadar  olacağına kadar bütün kararları alabilecek. </span></p>
<p><strong>- ÇAYKUR  özelleştirilirse neler olur?</strong></p>
<p><span>Hazırlanan kanun taslağı  kuru çay ihtisas borsasının kurulmasını öngörüyor. Bu da kuru çayın  borsada dünya piyasalarındaki fiyatlara göre değer bulması demek.  Hindistan, Pakistan, Sri Lanka gibi çayın anavatanı olan ülkelerin  doğasının, ikliminin çay yetiştiriciliği için oldukça uygun olması ve bu  ülkelerde insan emeğinin de çok ucuz olması ve benzeri avantajlar, Türk  çayının dünya ile rekabet edebilmesini neredeyse imkânsız hale  getirecektir. Piyasada oluşacak çay fiyatı, maliyetini bile  karşılayamayan çayın üreticisinin de bu sebepten bir süre sonra  piyasadan çekilmesine neden olacaktır. Bu uygulama aynı zamanda çay  tarımından başka geliri olmayan, bulunduğu coğrafyada yetiştireceği ürün  çeşidi sınırlı olan Doğu Karadeniz halkının işsizliğine, yoksulluğuna  neden olacak. Hazırlanan tasarı diğer tarımsal KİT</span><span>’</span><span>lerde  olduğu gibi ÇAYKUR</span><span>’</span><span>un özelleştirilmesini,  ardından yabancı tekellere satılarak kapatılmasını da hedefliyor. Bugüne  kadar gerçekleştirilen tüm özelleştirmelerdeki hiç değişmeyen gerçek,  tüm tarımsal KİT</span><span>’</span><span>lerin özelleştirilerek,  kapatılmasıdır. ÇAYKUR için de hedeflenen budur. Önce yasayla  özelleştirme gerçekleşecek, ardından yabancılara devredilecek ve daha  sonra diğer tarımsal KİT</span><span>’</span><span>lerde olduğu gibi  kapatılacaktır. </span></p>
<p><strong>- Tasarıda neler değişmeli?</strong></p>
<p><span>Çay  piyasasında birtakım iyileştirmelerin, reformların elbette yapılması  gerekiyor ancak bunlar yeni yasa tasarısında belirtilmemiş. Çay  piyasasında yapılacak iyileştirmeler şunlar olmalı</span><span>:</span></p>
<p><span>•</span><span> Çay Kurulu çay kooperatifleri ve derneklerinin  üyelerini de mutlaka içermeli. Üye seçimleri demokratik usullerle  gerçekleştirilmelidir.</span></p>
<p><span>•</span><span> </span><span>İthal  çay karışımıyla damak tadı değiştirilmemelidir.</span></p>
<p><span>•</span><span> Yaş çay taban fiyatı Çay Kurulu</span><span>’</span><span>nun teklifi  üzerine Bakanlar Kurulu kararıyla açıklanmalıdır. </span></p>
<p><span>•</span><span> Çay bahçeleri yeniden ruhsatlandırılarak yapılandırılmalı,  kooperatifçilik teşvik edilmelidir. </span></p>
<p><span>•</span><span> Kaçak çay, çayımıza karışmamalı bu konuyla ilgili yasal düzenlemeler  etkinleştirilmeli, uygulanmalıdır. </span></p>
<p><span>•</span><span> </span><span>İthal  çaya uygulanan gümrük vergisi aynı</span><span> </span><span>şekilde  devam ettirilmelidir. </span></p>
<p><span>Yaşananlardan anlaşılacağı  üzere ÇAYKUR</span><span>’</span><span>u özelleştirme konusu 2001  yılından beri gündemde tutulsa da, konunun sosyal ve siyasi boyutlarının  ağırlığı, özelleştirmenin sürekli ertelenmesine neden olmuştur. Ancak  ne yazık ki, ÇAYKUR</span><span>’</span><span>un akıbeti de diğer  tarımsal KİT</span><span>’</span><span>lerle aynı olacak. Bu durumda  özel sektörün bile itibarıyla rekabet edemediği ÇAYKUR</span><span>’</span><span>un  kapanması, özelleştirilmesi gerçekleştirilerek, Türk çay piyasasını  altüst edecektir. </span></p>
<p><span> </span></div>


<p>Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/cay%e2%80%99da-firtina-koparacak-tasari-ali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Çay’da fırtına koparacak tasarı/ Ali Ekber Yıldırım'>Çay’da fırtına koparacak tasarı/ Ali Ekber Yıldırım</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/mayilarla-ilgili-yas/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Çiftçi-Sen &#8220;Mayınlı arazilerle ilgili yasa tasarısı geri çekilsin&#8221;'>Çiftçi-Sen &#8220;Mayınlı arazilerle ilgili yasa tasarısı geri çekilsin&#8221;</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/cay-kanun-tasarisi%e2%80%99yla-yaklasan-toplumsal-yikim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Çay Kanun Tasarısı’yla yaklaşan toplumsal yıkım'>Çay Kanun Tasarısı’yla yaklaşan toplumsal yıkım</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.karasaban.net/cay-yasa-tasarisi-sadik-celik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet üretme çiftliği arazisinde hayvancılık yerine lojman yapılırsa/ Aydın Ayaydın</title>
		<link>http://www.karasaban.net/devlet-uretme-ciftligi-arazisinde-hayvancilik-yerine-lojman-yapilirsa-aydin-ayaydin/</link>
		<comments>http://www.karasaban.net/devlet-uretme-ciftligi-arazisinde-hayvancilik-yerine-lojman-yapilirsa-aydin-ayaydin/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Feb 2010 11:11:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Karasaban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın ayaydın]]></category>
		<category><![CDATA[Hayvancılık]]></category>
		<category><![CDATA[TİGEM]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.karasaban.net/?p=6046</guid>
		<description><![CDATA[Günlerdir et ve süt fiyatlarındaki artış kamuoyunun gündeminde. Tarım Bakanlığı besicileri, besiciler bakanlığı, yani anlayacağınız herkes birbirini suçluyor. Ancak ortada bir gerçek var ki, tarım ve hayvancılık konusunda önümüzde katedeceğimiz uzun, ince bir yol var. Bence Tarım Bakanlığı ile besiciler birbirini suçlayacağına, oturup çözüm yolu bulsunlar.
Hayvancılık ülkesi olan Türkiye’de maalesef hayvancılık gün be gün bitiyor. [...]


Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/hayvancilik-stratejisine-ne-oldu-ali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Hayvancılık stratejisine ne oldu / Ali Ekber Yıldırım'>Hayvancılık stratejisine ne oldu / Ali Ekber Yıldırım</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/farmville-kentlilerin-ciftligikaan-benli/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Farmville: Kentlilerin çiftliği/Kaan Benli'>Farmville: Kentlilerin çiftliği/Kaan Benli</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/devlet-ciftciyi-degil-ciftci-devleti-desteklemektedir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: DEVLET ÇİFTÇİYİ DEĞİL ÇİFTÇİ DEVLETİ DESTEKLEMEKTEDİR'>DEVLET ÇİFTÇİYİ DEĞİL ÇİFTÇİ DEVLETİ DESTEKLEMEKTEDİR</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Günlerdir et ve süt fiyatlarındaki artış kamuoyunun gündeminde. Tarım Bakanlığı besicileri, besiciler bakanlığı, yani anlayacağınız herkes birbirini suçluyor. Ancak ortada bir gerçek var ki, tarım ve hayvancılık konusunda önümüzde katedeceğimiz uzun, ince bir yol var. Bence Tarım Bakanlığı ile besiciler birbirini suçlayacağına, oturup çözüm yolu bulsunlar.</p>
<p>Hayvancılık ülkesi olan Türkiye’de maalesef hayvancılık gün be gün bitiyor. Et ithal etmek isteyenlerin iştahı da kabarıyor. Amaçları; önce ithalat iznini koparıp, sonra ’daha ucuz’ diye et ithal etmek. Türkiye’deki hayvancılığı öldür, sonra da ithal et fiyatını üçe-dörde katla. Oh ne güzel hayat.</p>
<p>Türkiye’deki hayvancılığın gelişmesi için ‘Biz neler yapıyoruz?’ dersiniz. Şimdi size aktaracağım bir olay ile hayvancılığın gelişmesi önündeki bürokratik engelleri görürsünüz.</p>
<p>Iğdır’da Kazım Karabekir Devlet Üretme Çiftliği vardı. Yıllarca Türk tarım ve hayvancılık sektörüne katkı sağladı. Şimdi 200 bin dönüm arazisi olan bu çiftlik kaderine terk edilmiş. Dört yıl önce bu çiftlik ihaleye çıktı. Hayvancılık yapmak isteyen firmalar, bölgenin zor koşullar altında bulunması, pazara uzak olması ve riskli bir bölge olması nedeniyle çok fazla ilgilenmediler. Buna rağmen 3’ü yerli firmalardan olmak, bir tanesi de ABD vatandaşı olup orada yaşayan, ancak orjini Karslı olan bir kişi bu çiftliği almak için müracaat ediyor. ABD’li vatandaş yeri görmeden, sanal ortamdan müracaat ediyor.</p>
<p>TİGEM’e ait bu çiftlik ihalesinde ABD vatandaşı en yüksek teklifi veriyor. İkinci sırada da hayvancılık işi ile uğraşan Ethem Sancak-Ata Grubu, üçüncü, dördüncü sırada da bölgesel daha düşük teklifler geliyor. ABD vatandaşı ihaleyi kazanınca, 200 bin dönüm çiftlik sahibi olacak diye heyecanla Iğdır’a gelince hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü ABD’deki çiftlik gibi hayal kurmuş. Hem bölgenin hem de arazinin durumunu ve piyasayı öğrenince, teminatını yakıp ABD’ye geri gidiyor.</p>
<p>İkinci sırada bulunan firma Tarım Bakanlığı’nın yolunu tutuyor. Teklifleri de şu:“Biz bu arazide Angus ırkı damızlık besi hayvanı ithal etmeyi ve bu hayvanlarla birlikte çevreden alınacak hayvanlarla besicilik yapmayı ve koyunculuk yapmayı planladık. TİGEM’in de projemizde ortak olarak yer almasını istiyoruz.” Bu proje ile yöredeki damızlık besi hayvanı kalitesini yükselterek kazançlı besi hayvancılığı yapma konusunda örnek olacaklar.</p>
<p>İhaleye katılan ve ülkedeki en tecrübeli hayvancılık şirketlerinden ikisinin oluşturduğu bu girişimciler, ikinci oldukları için ihalenin kendilerine verilmesini beklediler. Ancak boşa beklediler. Her ay maaşını alan, makam odasında ve makam otosunda keyif çatan kimi bürokratlar “Ne gereği var canım, ben bu ihaleyi iptal ediyorum” dedi. Onların cebinden giden bir şey yok ki. “Ülkede et sıkıntısı mı olacak, bu çiftliğin başı boş kaderine terk edilmesi bir yana her yıl dünyaca para devletin bütçesinden mi gidecek?”onu ilgilendirmiyor. Ve ihale iptal edildi.</p>
<p>Iğdır Çiftliği şimdi ne durumda dersiniz? İşletme her yıl 1.5 milyon TL zarar ediyor. Kaderine terk edilmiş. Bir bölümüne TOKİ lojman yapıyor. Ne gerek var hayvancılık yapmaya? Anladınız mı şimdi neden et fiyatları yükseliyor?</p>
<p>Kaynak : Gazete Vatan</p>


<p>Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/hayvancilik-stratejisine-ne-oldu-ali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Hayvancılık stratejisine ne oldu / Ali Ekber Yıldırım'>Hayvancılık stratejisine ne oldu / Ali Ekber Yıldırım</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/farmville-kentlilerin-ciftligikaan-benli/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Farmville: Kentlilerin çiftliği/Kaan Benli'>Farmville: Kentlilerin çiftliği/Kaan Benli</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/devlet-ciftciyi-degil-ciftci-devleti-desteklemektedir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: DEVLET ÇİFTÇİYİ DEĞİL ÇİFTÇİ DEVLETİ DESTEKLEMEKTEDİR'>DEVLET ÇİFTÇİYİ DEĞİL ÇİFTÇİ DEVLETİ DESTEKLEMEKTEDİR</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.karasaban.net/devlet-uretme-ciftligi-arazisinde-hayvancilik-yerine-lojman-yapilirsa-aydin-ayaydin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fransa, sol, ekoloji ve çiftçiler / Selami Şakiroğlu</title>
		<link>http://www.karasaban.net/fransa-sol-ekoloji-ve-ciftciler-selami-sakiroglu/</link>
		<comments>http://www.karasaban.net/fransa-sol-ekoloji-ve-ciftciler-selami-sakiroglu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Feb 2010 10:33:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Karasaban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[fransa]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.karasaban.net/?p=6009</guid>
		<description><![CDATA[Yazarlara göre, hareketi başarıya götüren ikinci etken ise onun  &#8220;örgütlenme  biçimiydi&#8221;.  Buna Sosyalist Parti&#8217;nin veya Komünist  Parti&#8217;nin kurumlaşmasından çok uzak olan hareketin &#8220;örgütsüzlüğü&#8221;  de  denilebilir. Doğrudan, katılımcı, yarısı yeşillerin eski örgütlenmesine  dayanan, diğer yarısı derneklerin katılımıyla oluşan demokratik bir  işleyiş  üzerine oturan bir örgütlenme.


Yapılan kamuoyu yoklamalarına [...]


Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/fransa-gdo-icermez-kriterini-yukseltti/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Fransa &#8220;GDO içermez&#8221; kriterini yükseltti'>Fransa &#8220;GDO içermez&#8221; kriterini yükseltti</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/ciftciler-sendika-haklarini-istiyor/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Çiftçiler Sendika Haklarını İstiyor'>Çiftçiler Sendika Haklarını İstiyor</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/foster-ekoloji-bu-sistemin-icinde-kurtarilamaz/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Foster : Ekoloji bu sistemin içinde kurtarılamaz'>Foster : Ekoloji bu sistemin içinde kurtarılamaz</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazarlara göre, hareketi başarıya götüren ikinci etken ise onun  &#8220;örgütlenme  biçimiydi&#8221;.  Buna Sosyalist Parti&#8217;nin veya Komünist  Parti&#8217;nin kurumlaşmasından çok uzak olan hareketin &#8220;örgütsüzlüğü&#8221;  de  denilebilir. Doğrudan, katılımcı, yarısı yeşillerin eski örgütlenmesine  dayanan, diğer yarısı derneklerin katılımıyla oluşan demokratik bir  işleyiş  üzerine oturan bir örgütlenme.</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Yapılan kamuoyu yoklamalarına göre, Fransızların büyük çoğunluğu, 14 ve  21 Mart&#8217;ta yapılacak bölge seçimlerinden muhalefetin başarıyla   çıkacağına  inanıyor.</p>
<p>Şu  anda 22 bölgenin  20&#8217;sini  iktidarda olan sosyalistler, seçimlere  22&#8242;de 22&#8242;yi hedefleyerek başladı. Sağın birinci turdan itibaren tek bir  listeyle  seçimlere  girmesi başarı getirecek mi? Aşırı sağcı Ulusal  Cephe yeniden canlanacak mı?  Avrupa Ekoloji Avrupa seçimlerindeki  başarısını yenileyip kalıcı bir siyasi harekete dönüşebilecek mi? Solun  solu haziran seçimlerinde  gösterdiği  sıçramayı tekrarlayabilecek  mi?</p>
<p>Bütün  bu sorunların yanıtını  önümüzdeki bir ay içinde  alacağız.</p>
<h2><strong>Maç içinde maç&#8230;</strong></h2>
<p>Sol ile sağ arasındaki yarışmanın yanı sıra, solda tam bir maç   içinde maç yaşanıyor. Yeşiller ile Sosyalistler arasındaki maç.   Ekolojistler için amaç Avrupa Parlamentosu seçimlerinde elde ettikleri   başarıyı tekrarlayarak kalıcı bir politik güçe dönüşmek. Sosyalistlerin   hedefi ise Avrupa Parlamentosu seçimlerinde kaybettikleri  seçmeni   geri almak ve böylece solun liderliği koltuğuna yeniden oturmak. Her iki  taraf da  bu hedeflerini, ikinci turu tehlikeye atmadan, her iki  kesimin seçmenini  küstürmeden  gerçekleştirmek  zorunda.</p>
<p>İki önemli bölgede, Paris  ve Çevresi ile Rhone-Alpes&#8217;de,   sosyalistlerin ekolojistlerin gerisinde kalma riski giderek azalıyor.   Son yapılan  kamuoyu yoklamalarına göre, ekolojistler sosyalistlerin  gerisindeler.  Buna karşılık,  şu  anda sağın  elinde olan iki bölgeden   birini, Alsas&#8217;ı  (diğeri  Korsika) yeşillerin kazanma olasılığı var.</p>
<p>Daniel Conh-Bendit&#8217;e  göre  amaç,  ulusal düzeyde  yüzde  13 ile 17  arasında oy alarak ülkenin üçüncü politik gücü olmak. Ekolojist hareketi  sosyalistlerin  bir uydusu olmaktan çıkararak, politik içeriği  etkileyebilecek gerçek bir iktidar ortağı haline dönüştürmek. Ve  giderek, sosyalist-ekolojist  odaklı,  Sol Cephe&#8217;den Merkez&#8217;e kadar  uzanan geniş bir seçim koalisyonu yaratmak.</p>
<p>Başlangıçta kampanyada Avrupa seçimlerine  göre  daha az  yeralacağını açıklayan Cohn-Bendit, sonunda, katılacağı  miting sayısını  arttırdı. Hatta 10 Mart günü, birinci turdan örce düzenlenen son  toplantıdaki konuşması 22 bölgede birden anında video ile yayınlanacak.  Ekolojistler, futbol fanatiği  olarak bilinen Cohn-Bendit&#8217;in  golcülüğünden sonuna kadar yararlanma kararındalar.</p>
<h2><strong>Mucize mi, serap mı  ?</strong></h2>
<p>Ekolojistlerin bölge  seçimleri  kampanyasını başlattıkları günlerde,  Avrupa seçimlerindeki başarılarını ele alan bir kitap yayınlandı :</p>
<p>&#8220;Europe Ecologie, Miracle ou mirage&#8221; (Avrupa Ekoloji, mucize mi,  serap  mı?)  Biri gazeteci diğeri Avrupa Ekoloji&#8217;nin üyesi iki yazarın  kitabında &#8220;nasıl oldu da ekolojistler böylesine  aniden birleşiverdiler  ve Avrupa seçimlerinde umulmadık başarıyı yakaladılar&#8221; sorusuna yanıt  aranıyor.</p>
<p>Yazarlara göre başarının en önemli nedeni, ekolojist hareketin yok   olmaya doğru  gittiği  bir anda, çeşitli düşünceleri taşıyan, farklı  kişiliklerin bilgeli biraraya gelişi  oldu. 2007 Cumhurbaşkanlığı  seçimlerinde yeşillerin adayının uğradığı bozgunun ardından (Voynet&#8217;in  oyları yüzde 1,57&#8242;de kaldı), hareketin &#8220;değişmek veya yokolmak&#8221;  noktasına geldiği bir anda, Cohn-Bendit, Bové,  Joly ve Duflot&#8217;nun  oluşturduğu dörtlü kilidi çözen anahtar oldu.</p>
<p>Yazarlara göre, hareketi başarıya götüren ikinci etken ise onun  &#8220;örgütlenme  biçimiydi&#8221;.  Buna Sosyalist Parti&#8217;nin veya Komünist  Parti&#8217;nin kurumlaşmasından çok uzak olan hareketin &#8220;örgütsüzlüğü&#8221;  de  denilebilir. Doğrudan, katılımcı, yarısı yeşillerin eski örgütlenmesine  dayanan, diğer yarısı derneklerin katılımıyla oluşan demokratik bir  işleyiş  üzerine oturan bir örgütlenme.</p>
<p>Kuşkusuz hiç sorunsuz yürümüyor bu birlik. Bölge seçimleri  kampanyasının başında, aday tesbiti sırasında, bölgelerde eski  militanların  kendini dayatma çabaları veya geçmiş emeklerinin  ödüllendirilmesi talepleriyle karşılaşıldı ama Avrupa seçimlerinin   başarısı ve  kampanyanın  dinamiği  bu ve benzeri sorunların kolay  aşılmasını sağladı.</p>
<p>Son olarak, hareketin programı belirleyici  bir rol oynuyor kitabın  yazarlarına göre. Programın söylendiğinin aksine &#8220;net ve devrimci&#8221; bir  niteliğe sahip olduğunu öne süren yazarlar, &#8220;Avrupa için ekolojist  sözleşme&#8221;de yer alan şu noktaları vurguluyorlar : &#8220;Asgari gelir  garantisi, kabul edilebilir  en yüksek  gelir, ücret  indirimi  olmaksızın çalışma süresinin azaltılması, otomobil sanayiinin ekolojik  evrimi,  biyolojik tarım ve hayvancılığa öncelik, genleriyle oynanmış   gıdaların  yasaklanması, konut hakkı, nano teknolojide üzerinde  düşünebilmek için deneylere ara verilmesi&#8230;&#8221;.</p>
<p>Yazarlara göre, Yeşiller bu güne kadar çevreden başka birşeyi  görmeyen ütopik insanlar izlenimi yaratmışlardı, &#8220;Ekoloji  Avrupa bu  izlenimi yıktı ve ekolojinin sosyal ve ekonomik sorunlarla  içiçe   olduğunu  sergileme başarısının gösterdi&#8221;.</p>
<h2><strong>Seçmeni ikna etmek ve yeniden  yapılanmak</strong></h2>
<p>Avrupa seçimleri başarısına rağmen, ekolojistlerin seçmenin güvenini  kazanabilmeleri için  daha çok  yol katetmeleri gerekiyor. Avrupa  seçimlerden hemen sonra Cohn-Bendit Sarkozy&#8217;nin  en güçlü muhalifi   olarak görülürken, bugün arka sıralara düşmüş durumda. Yapılan bir  yoklamaya göre ise Fransızların yüzde 57&#8217;si ekolojistlerin bir bölgeyi   yönetebilecek  durumda olduklarına inanmıyor.</p>
<p>Yani ekolojistlerin işi  zor. Bölge  seçimleri  bu yeni hareket  açısından son derecede belirleyici olacak.  Ardından  örgütlenme   sorunları gelecek. Seçim başarısının ardından, yeniden yapılanma  sorunları bekliyor ekolojistleri. Şu  anda, yeşillerin  eski  örgütlenmesinin  üzerine  oturan yapının yeniden inşa edilmesi  gerekiyor. &#8220;Yüzde 5&#8242;lik bir hareket için oluşturulan şemada kalınması  mümkün değil. Bir ağ  örgütlenmesi gerekiyor yeşiller ve yeşil  olmayanları bir arada barındıran&#8221;.</p>
<p>Kaynak : Bianet</p>


<p>Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/fransa-gdo-icermez-kriterini-yukseltti/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Fransa &#8220;GDO içermez&#8221; kriterini yükseltti'>Fransa &#8220;GDO içermez&#8221; kriterini yükseltti</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/ciftciler-sendika-haklarini-istiyor/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Çiftçiler Sendika Haklarını İstiyor'>Çiftçiler Sendika Haklarını İstiyor</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/foster-ekoloji-bu-sistemin-icinde-kurtarilamaz/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Foster : Ekoloji bu sistemin içinde kurtarılamaz'>Foster : Ekoloji bu sistemin içinde kurtarılamaz</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.karasaban.net/fransa-sol-ekoloji-ve-ciftciler-selami-sakiroglu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gübre fiyatı ve desteği…/ Ali Ekber Yıldırım</title>
		<link>http://www.karasaban.net/gubre-fiyati-ve-destegi%e2%80%a6-ali-ekber-yildirim/</link>
		<comments>http://www.karasaban.net/gubre-fiyati-ve-destegi%e2%80%a6-ali-ekber-yildirim/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Feb 2010 08:36:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Karasaban</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Ekber Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[gübre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.karasaban.net/?p=5998</guid>
		<description><![CDATA[Çiftçilerin belini büken iki temel girdi var. Birisi mazot, diğeri gübre. Her ikisinde de Türkiye dışa bağımlı. Mazotun fiyatı otomatiğe bağlandı. Petrolün fiyatı veya akaryakıt ürünlerinin üzerine bindirilen vergiler arttıkça çiftçinin kullandığı mazotun fiyatı da artıyor. Gübrede ise, ekim zamanı geldi, fiyat fırladı. Yıllardır oynanan oyun bu sene de sahneleniyor.  Çiftçinin en çok ihtiyaç [...]


Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/mazot-destegi-basvuru-suresi-mart%e2%80%99a-kadar-uzatildi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Mazot desteği başvuru süresi Mart’a kadar uzatıldı'>Mazot desteği başvuru süresi Mart’a kadar uzatıldı</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/telefonlar-calisti-cig-sut-fiyati-dusurulduali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Telefonlar çalıştı, çiğ süt fiyatı düşürüldü/Ali Ekber YILDIRIM'>Telefonlar çalıştı, çiğ süt fiyatı düşürüldü/Ali Ekber YILDIRIM</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/2010-tarim-destekleri-ali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 2010 tarım destekleri/ Ali Ekber Yıldırım'>2010 tarım destekleri/ Ali Ekber Yıldırım</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çiftçilerin belini büken iki temel girdi var. Birisi mazot, diğeri gübre. Her ikisinde de Türkiye dışa bağımlı. Mazotun fiyatı otomatiğe bağlandı. Petrolün fiyatı veya akaryakıt ürünlerinin üzerine bindirilen vergiler arttıkça çiftçinin kullandığı mazotun fiyatı da artıyor. Gübrede ise, ekim zamanı geldi, fiyat fırladı. Yıllardır oynanan oyun bu sene de sahneleniyor.  Çiftçinin en çok ihtiyaç duyduğu ekim döneminde gübre fiyatı artırılıyor.</p>
<p>Sadece son üç ayda gübre fiyatı ne kadar arttı?</p>
<p>Gübre fiyatları ile ilgili Adana Tahıl Üreticileri Birliği Başkanı Nur Özkan, önemli bir çalışma yaptı. Bu çalışmayı bir mektupla  Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ve diğer bakanlara, milletvekillerine gönderdi.</p>
<p>Nur Özkan mektubunda özetle şu bilgilere yer verdi: “Bilindiği gibi bu günler toprakla gübrenin buluştuğu zaman, yani Türk çiftçisinin seferberliğe çıktığı dönemdir. Çiftçi üretmenin heyecanını yaşaması gerekirken o heyecan elinden alınıp; umutsuzluğa, bezginliğe itilmiştir.</p>
<p>Dünyadaki rakiplerine göre üretim girdi maliyetlerinin (mazot, gübre, tohum vs) altında zaten ezilen üretici, en önemli girdi maliyeti olan gübrenin tam kullanım döneminde hiçbir ekonomik kritere uymayacak oranlarla artan gübre fiyatları ile karşılaşmıştır. Bu artış günbegün devam etmektedir.</p>
<p>Gübre sektörü, eski alışkanlıklarını sürdürerek, kontrolsüz, yerli üretime köstek olacak şekilde ve tam kulanım döneminde bu fiyat politikasını huy haline getirmiştir.”</p>
<p>Nur Özkan’ın verdiği bilgiye göre kompoze gübrelerden 20.20 taban gübresi 10 Kasım 2009’da tonu 460 liradan satılırken 10 Şubat 2010’da  650 liraya yükseldi. Üç aylık sürede artış oranı yüzde 41 oldu. 15-15-15 taban gübresinin fiyatı aynı dönemde yüzde 18.5 oranında artarak tonu 650 liradan 770 liraya çıktı. DAP(18-46) gübresinin fiyatı ise 670 liradan yüzde 37’lik artışla 920 lira oldu. Azotlu gübrelerden ürenin fiyatı yüzde 16 oranında artışla tonu 585 liradan 680 liraya yükseldi. Amonyum sülfat gübresinde yüzde 45.5 oranında artış oldu. 10 Kasım’da tonu 275 lira olan amonyum sülfatın tonu 400 liraya çıktı. 33 Nitrat gübrenin tonu 440 liradan yüzde 32 oranında artışla 580 liraya, 26 nitrat ise 420 liradan yüzde 11 artışla 470 liraya çıkarıldı.</p>
<p>Hükümet yetkilileri çiftçilerin en önemli sorununu gündeme taşıyan Nur Özkan’a nasıl bir yanıt verecekler merakla bekliyoruz. Kaldı ki, Sayın Başbakan da daha önceki bir iki konuşmasında gübre fiyatının enflasyonun çok üstünde arttığını söylemişti.</p>
<p>Çiftçiler bu yanıtı beklerken gübre ve mazot desteği tebliğinde de önemli bir değişiklik yapıldı. Bu değişiklik pek çok çiftçiyi yakından ilgilendiriyor. Çünkü, tarımsal desteklerden en yaygın olanı kimyevi gübre ve mazot desteğidir. Bu iki destekten yararlanmak için çiftçiler her 50 dekar için bir toprak analizi yaptırmak zorunda. 50 dekarın altındaki tarım arazisi için toprak analizi şartı yok.</p>
<p>2009 üretim yılı için 2010 bütçesinden tarıma toplam 5.6 milyar lira destek ödemesi yapılacak. Bunun yaklaşık 1.5 milyar lirası kimyevi gübre, mazot ve toprak analizi desteği olarak ödenecek. Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, gübre ve mazot desteğinin bu ay ödeneceğini açıkladı. Fakat, uygulama tebliğinde yapılan değişiklik ödemelerin gecikmesine yönelik bir manevraya işaret ediyor.</p>
<p>Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın Resmi Gazete’nin 8 Mayıs 2009 tarihli sayısında yayınlanan “Çiftçi Kayıt Sistemine Dahil Olan Çiftçilere Mazot ve Kimyevi Gübre ve Toprak Analizi Destekleme Ödemesi Yapılmasına Dair Tebliğ” de  mazot ve kimyevi gübre desteğinden yararlanacak çiftçiler için son başvuru tarihi 4 Aralık 2009 olarak belirlendi.</p>
<p>Çiftçiler buna göre toprak analizi yaptırdı. Evraklarını tamamlayarak başvurularını yaptı. Ödemelerle ilgili listeler askıya çıktı. İtirazlar yapıldı ve destek almaya hak kazananlar belirlendi. Tam da desteği alacakları zaman tebliğde değişiklik yapıldı. 16 Şubat 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan değişikliğe göre gübre, mazot ve toprak analizi desteği için son başvuru tarihi 12 Mart 2010’a kadar uzatıldı.</p>
<p>Bu uzatma, süresi içinde başvuramayan çiftçilere ek süre tanıyacaksa olumlu bir değişiklik olarak değerlendirilebilir. Fakat, konuştuğumuz çiftçilerin büyük bölümü, bakanlığın süre uzatımını destekleri geciktirmek için yaptığını düşünüyor.</p>
<p>Gübre fiyatlarındaki hızlı artışa müdahale edemeyen hükümetin, en azından gübre ve mazot desteğini biran önce ödemesi gerekiyor. Aksi taktirde çiftçi üretim yapamayacak. Kaldı ki, gübre fiyatlarındaki artış nedeniyle verilecek destek doğrudan gübre üreticilerinin cebine girecek. Gübre örneğinde olduğu gibi tarım desteklerinin çoğu çiftçiye değil girdi üretenlere</p>
<p>yapılıyor.</p>
<p>Kaynak : Tarım Dünyası</p>
<div id="_mcePaste" style="position: absolute; left: -10000px; top: 0px; width: 1px; height: 1px; overflow: hidden;">
<div id="post-847" class="post-meta">
<h1><a title="Gübre fiyatı ve  desteği…" href="http://www.tarimdunyasi.net/?p=847">Gübre fiyatı ve desteği…</a></h1>
<div class="posted-aut-cat">Kayıt : 18 Şubat 2010</div>
<div class="posted-aut-cat">Yazan : <a title="Ali Ekber Yıldırım  tarafından yazılan yazılar" href="http://www.tarimdunyasi.net/?author=2">Ali Ekber Yıldırım</a> Kategori : <a title="Gübre kategorisindeki  tüm yazıları göster" rel="category" href="http://www.tarimdunyasi.net/?cat=43">Gübre</a></div>
<div class="post-content">
<p><a rel="attachment wp-att-849" href="http://www.karasaban.net/gubre-fiyati-ve-destegi%e2%80%a6-ali-ekber-yildirim/tarlajpg/"><img class="alignright size-full wp-image-849" title="gbrgbr" src="http://www.tarimdunyasi.net/wp-content/uploads/2010/02/gbrgbr1.jpg" alt="gbrgbr" width="213" height="160" /></a>Çiftçilerin belini büken iki  temel girdi var. Birisi mazot, diğeri gübre. Her ikisinde de Türkiye  dışa bağımlı. Mazotun fiyatı otomatiğe bağlandı. Petrolün fiyatı veya  akaryakıt ürünlerinin üzerine bindirilen vergiler arttıkça çiftçinin  kullandığı mazotun fiyatı da artıyor. Gübrede ise, ekim zamanı geldi,  fiyat fırladı. Yıllardır oynanan oyun bu sene de sahneleniyor.   Çiftçinin en çok ihtiyaç duyduğu ekim döneminde gübre fiyatı  artırılıyor.<br />
Sadece son üç ayda gübre fiyatı ne kadar arttı? <span id="more-847"> </span><br />
Gübre fiyatları ile ilgili Adana Tahıl Üreticileri Birliği Başkanı Nur  Özkan, önemli bir çalışma yaptı. Bu çalışmayı bir mektupla  Başbakan  Recep Tayip Erdoğan, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker ve diğer  bakanlara, milletvekillerine gönderdi.<br />
Nur Özkan mektubunda özetle şu bilgilere yer verdi: “Bilindiği gibi bu  günler toprakla gübrenin buluştuğu zaman, yani Türk çiftçisinin  seferberliğe çıktığı dönemdir. Çiftçi üretmenin heyecanını yaşaması  gerekirken o heyecan elinden alınıp; umutsuzluğa, bezginliğe itilmiştir.<br />
Dünyadaki rakiplerine göre üretim girdi maliyetlerinin (mazot, gübre,  tohum vs) altında zaten ezilen üretici, en önemli girdi maliyeti olan  gübrenin tam kullanım döneminde hiçbir ekonomik kritere uymayacak  oranlarla artan gübre fiyatları ile karşılaşmıştır. Bu artış günbegün  devam etmektedir.<br />
Gübre sektörü, eski alışkanlıklarını sürdürerek, kontrolsüz, yerli  üretime köstek olacak şekilde ve tam kulanım döneminde bu fiyat  politikasını huy haline getirmiştir.”<br />
Nur Özkan’ın verdiği bilgiye göre kompoze gübrelerden 20.20 taban  gübresi 10 Kasım 2009’da tonu 460 liradan satılırken 10 Şubat 2010’da   650 liraya yükseldi. Üç aylık sürede artış oranı yüzde 41 oldu. 15-15-15  taban gübresinin fiyatı aynı dönemde yüzde 18.5 oranında artarak tonu  650 liradan 770 liraya çıktı. DAP(18-46) gübresinin fiyatı ise 670  liradan yüzde 37’lik artışla 920 lira oldu. Azotlu gübrelerden ürenin  fiyatı yüzde 16 oranında artışla tonu 585 liradan 680 liraya yükseldi.  Amonyum sülfat gübresinde yüzde 45.5 oranında artış oldu. 10 Kasım’da  tonu 275 lira olan amonyum sülfatın tonu 400 liraya çıktı. 33 Nitrat  gübrenin tonu 440 liradan yüzde 32 oranında artışla 580 liraya, 26  nitrat ise 420 liradan yüzde 11 artışla 470 liraya çıkarıldı.<br />
Hükümet yetkilileri çiftçilerin en önemli sorununu gündeme taşıyan Nur  Özkan’a nasıl bir yanıt verecekler merakla bekliyoruz. Kaldı ki, Sayın  Başbakan da daha önceki bir iki konuşmasında gübre fiyatının enflasyonun  çok üstünde arttığını söylemişti.<br />
Çiftçiler bu yanıtı beklerken gübre ve mazot desteği tebliğinde de  önemli bir değişiklik yapıldı. Bu değişiklik pek çok çiftçiyi yakından  ilgilendiriyor. Çünkü, tarımsal desteklerden en yaygın olanı kimyevi  gübre ve mazot desteğidir. Bu iki destekten yararlanmak için çiftçiler  her 50 dekar için bir toprak analizi yaptırmak zorunda. 50 dekarın  altındaki tarım arazisi için toprak analizi şartı yok.<br />
2009 üretim yılı için 2010 bütçesinden tarıma toplam 5.6 milyar lira  destek ödemesi yapılacak. Bunun yaklaşık 1.5 milyar lirası kimyevi  gübre, mazot ve toprak analizi desteği olarak ödenecek. Tarım ve  Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, gübre ve mazot desteğinin bu ay ödeneceğini  açıkladı. Fakat, uygulama tebliğinde yapılan değişiklik ödemelerin  gecikmesine yönelik bir manevraya işaret ediyor.<br />
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın Resmi Gazete’nin 8 Mayıs 2009 tarihli  sayısında yayınlanan “Çiftçi Kayıt Sistemine Dahil Olan Çiftçilere Mazot  ve Kimyevi Gübre ve Toprak Analizi Destekleme Ödemesi Yapılmasına Dair  Tebliğ” de  mazot ve kimyevi gübre desteğinden yararlanacak çiftçiler  için son başvuru tarihi 4 Aralık 2009 olarak belirlendi.<br />
Çiftçiler buna göre toprak analizi yaptırdı. Evraklarını tamamlayarak  başvurularını yaptı. Ödemelerle ilgili listeler askıya çıktı. İtirazlar  yapıldı ve destek almaya hak kazananlar belirlendi. Tam da desteği  alacakları zaman tebliğde değişiklik yapıldı. 16 Şubat 2010 tarihli  Resmi Gazete’de yayınlanan değişikliğe göre gübre, mazot ve toprak  analizi desteği için son başvuru tarihi 12 Mart 2010’a kadar uzatıldı.<br />
Bu uzatma, süresi içinde başvuramayan çiftçilere ek süre tanıyacaksa  olumlu bir değişiklik olarak değerlendirilebilir. Fakat, konuştuğumuz  çiftçilerin büyük bölümü, bakanlığın süre uzatımını destekleri  geciktirmek için yaptığını düşünüyor.<br />
Gübre fiyatlarındaki hızlı artışa müdahale edemeyen hükümetin, en  azından gübre ve mazot desteğini biran önce ödemesi gerekiyor. Aksi  taktirde çiftçi üretim yapamayacak. Kaldı ki, gübre fiyatlarındaki artış  nedeniyle verilecek destek doğrudan gübre üreticilerinin cebine  girecek. Gübre örneğinde olduğu gibi tarım desteklerinin çoğu çiftçiye  değil girdi üretenlere<br />
yapılıyor.</p>
</div>
</div>
</div>


<p>Related posts:<ol><li><a href='http://www.karasaban.net/mazot-destegi-basvuru-suresi-mart%e2%80%99a-kadar-uzatildi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Mazot desteği başvuru süresi Mart’a kadar uzatıldı'>Mazot desteği başvuru süresi Mart’a kadar uzatıldı</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/telefonlar-calisti-cig-sut-fiyati-dusurulduali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Telefonlar çalıştı, çiğ süt fiyatı düşürüldü/Ali Ekber YILDIRIM'>Telefonlar çalıştı, çiğ süt fiyatı düşürüldü/Ali Ekber YILDIRIM</a></li>
<li><a href='http://www.karasaban.net/2010-tarim-destekleri-ali-ekber-yildirim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 2010 tarım destekleri/ Ali Ekber Yıldırım'>2010 tarım destekleri/ Ali Ekber Yıldırım</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.karasaban.net/gubre-fiyati-ve-destegi%e2%80%a6-ali-ekber-yildirim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
