GIDA VE ENERJİ DÜNYA NÜFUSUNUN ANA KONUSU


Ekin Kurtiç- Abdullah Aysu

DTÖ anlaşmaları teknolojik bir paket vaad ediyor. Ucuz tohum, GDO, agro-yakıt, ucuz gübre vaat ediyor. Bunlarla beraber son 6 aydır nedense küresel iklim değişikliği gündemden kayboldu. Biz diyoruz ki gıda kriziyle küresel iklim değişikliğinin sorun ve çözümleri aynıdır…

Paul Nicholson: Via Campesina Avrupa koordinasyonu

Bugün gıda ve enerji dünya popülasyonunun ana konusu. Kriz, yapısal bir değişim gerektiriyor. Bu bir gelişme problemidir, ekonomik ve sosyal politikalar sorunudur. Bunlar gıda ve küresel iklim değişikliğinde etkilidir. La Via Campesina bu durumu, sorunu değerlendirmek ve değiştirmek için (üretimi, tüketimi ve nakliye modelini) bir fırsata dönüştürmek için çabalıyor. Başkaları ise bunu bir iş sahası, kâr alanı (teknoloji adı altında GDOları geliştirmek gibi) olarak görüyor. 850 milyon aç insan sayısı bugün 1 milyara ulaştı. Açlık artıyor. Şu anda her zamankinden çok daha fazla gıda üretiliyor. Sorun gıda azlığında değil. Sorun yüksek fiyatlar ve insanların gıdaya erişiminin olmamasında.

Neden fiyatlar yükseliyor? (Pirincin fiyatı yüzde 80, buğdayın ise yüzde 100 arttı.)

Nedenler:

1) Serbest ticaret. Devasa gıda ihracatı ve ekonomideki damping sistemidir. Ucuz gıda bizim yerel gıdalar üretmemizi engelliyor.

2) Piyasa deregülasyonu. Hükümetlerin ulusal politikalardaki kontrolleri azaldı. Liberalleşmeleri ve ithalata izin vermeleri isteniyor. Sosyal politikaları deregüle ettik. Gıda krizinin kaybedenleri, küçük çaplı tarım yapan köylülerdir. Girdi fiyatları arttı. Çokuluslu şirketler girdi fiyatlarını kontrol ediyor. İspanya’da yapılan bir araştırmaya göre ne üretici ne de tüketici kazanıyor. Gıda piyasası spekülatif. Spekülatif para, vadeli piyasalardaki fiyatları belirliyor. Bugün Cargill kârını yüzde 85, Monsanto yüzde 53 yükseltti. Gıda artık bir meta, bir ticari ürün haline geldi.

3) Doğal kaynakların özelleştirilmesi.

4) Agro-enerji ve Biyo-yakıtlar. Gıda için değil, enerji için toprak anlayışı ve pratiği. Sanayi tipi biyo-yakıt üretimi insanlığı mahvediyor.

Bunların karşısında yerel pazarlara ve piyasalara ihtiyacımız var. Kendi tohumumuza, geleneksel üretim modellerimize ihtiyacımız var.

DTÖ anlaşmaları teknolojik bir paket vaad ediyor. Ucuz tohum, GDO, agro-yakıt, ucuz gübre vaad ediyor. Bunlarla beraber son 6 aydır nedense küresel iklim değişikliği gündemden kayboldu/kaybedildi. Biz diyoruz ki gıda kriziyle küresel iklim değişikliği sorunu ve çözümü aynıdır.

Mayıs 2007’de biyo-çeşitlilik konvansiyonu oluşturuldu. Terminatör GDO’lu tohumları çözüm olarak önerdiler. Özelleştirmeyi (bütün genetik kaynakları) önerdiler. Via Campesina ise genetik kaynakların bütün insanlığa ait olduğunu ve kimseyle kâr payı paylaşımına girilmemesini ilan ediyor. 10 yıl önce Via Campesina marjinal ve radikal gözüküyorduysa, bugün 10 yıl önce söylediklerimiz doğru çıkıyor. Anlaşılmaya başlanıyoruz.

Prof. Dr. François Houtard: “Hak” artık evrensel bir dil haline geldi. Bu aynı zamanda çelişkili bir durum. İnsan hakları kavramı spesifik gruplar tarafından, ülkeler tarafından kullanıldı ama şimdi bu kavramın kullanılışını geri kazanmalı, onu da dönüştürmeliyiz. Sunumumu iki ana soru üzerinden yapacağım.

1) Neo-liberalizm nedir?

2) Hak mücadelesi bugün nasıl ana konu oldu?

1) Neoliberalizm, kapitalizmin bugünkü halidir. Bu yüzden kapitalist sistemin mantığını anlamalıyız. 1970’lerde Washington Konsensus’uyla beraber birikim ve kâr krizine çözüm olarak ortaya çıktı. Sosyalizmi bitirmek, güneyi kontrol etmek ve kaynakları kontrol etmek için. Bunun için liberalleşme ve özelleştirme pratikleri teknik olarak kabul gördü. Bu özellikle tarımı etkiledi. İlk kapitalist toprak reformları sanayi için ucuz emek oluşturmak içindi. Bugün bizim savunduğumuz ise karşı-toprak reformudur. Yeni sorunlarla yüzleşen kapitalizm yeniden oluşturma politikalarına odaklanıyor, yeni birikim alanları yaratıyor: Bunlardan biri köylü tarımı (çünkü kapitalizmin çıkarlarına hizmet etmiyor) ve ikincisi de sosyal hizmetler.

Bugün agro-yakıtlar iklim değişikliği için çözüm değil. Başka sorunlar yaratıyor. Ama sermaye birikimi ve girişimcilik için çok faydalıdır. Bugün tarımda yaşananlar tesadüf değildir. Bu sistemin ekolojik ve sosyal giderleri çok fazla. Endonezya’da 5 milyon, Kolombiya’da 4 milyon Brezilya’da 3 milyon olmak üzere toplam 60 milyon köylü tasfiye ediliyor. Sistem dışına atılıyor.

Kapitalizmin dışsallıkları (externalities): Piyasanın gider hesaplarının dışında kalan giderlerdir. Bu giderler dışlanmıştır. Sermaye için bu ekolojik ve sosyal gider, ancak kâr payını ve birikimi etkilemeye başladığında göz önüne alınıyor. Örneğin bugün küresel iklim değişikliği bir sorun haline geldi sermaye için. Ancak sermaye bu soruna da kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde, kâr payını geliştirmeye yönelik çözümler sunuyor. Sorunlar bile, kapitalizm mantığı içinde kullanılıyor. O yüzden köylü mücadelesi geliştirilmelidir.

2) Haklar: Kazanılmış haklar ve deklarasyonlar şu anda var. İnsan Hakları Mahkemesi de var ama bunların yanında yeni haklara ihtiyacımız var. Uluslarası kanunda değişikliğe ihtiyacımız var. Uluslarası kanun giderek köylülere karşı iş dünyasının hakkı haline geliyor. Örneğin ekonomik krizlere ve hak ihlallerine karşı bir Uluslararası Mahkeme kurulabilir. Bu konuda Via Campesina gibi evrensel bir ağ çok önemli. Ama ağın da ağını kurmak gerek. Kadın hareketleri, yerli halk hareketleri ile birleşmek, bir araya gelmek gerekli. Gıda krizinin çözümünü, birçok hareketi biraraya getirebilecek stratejik bir amaç haline getirebiliriz. Düşmanımız ise kapitalist mantıktır.

Amy Lockear/Kadın Hakları:

Pasifik Asya Kadın hareketleri

İzleme Uluslararası Komisyonu

CEDAW özellikle köylü kadınların haklarına eğiliyor. Bizim kendi anlaşma ve konvansiyon oluşturma sürecimiz nasıl oldu?

CEDAW: BM Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Konvansiyonu. 1980’de oluşturulan uluslararası anlaşma, 185 ülke tarafından kabul ediliyor. Ülkeler bu anlaşmayı kadın haklarını korumaya yönelik kabul etti. Bu tür komisyonların hepsi anlaşma imzalandıktan sonra bir takip komitesi oluşturmalı. CEDAW takibinde de bir ülkede ihlal varsa rapor ediliyor. Ayrıca ülkelerin kendi periyodik raporları da var. Kadınların kendi hazırladıkları, kendi seslerini duyuracak raporları da var. Bu raporlardan sonra sonuçlar değerlendiriliyor, gözlemler yapılıyor, sonrasında da ülkelere tavsiyelerde bulunuluyor.

Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi olsa da, kadınların kendi konvansiyonlarına ihtiyaçları var, çünkü;

1) Hakların içiçe geçmişliğinin anlaşılmasındaki eksiklik. Kadının kendini siyasi alanda temsil hakkı olsa da, bunu yapacak vakti yoksa, evde çalışması gerekiyorsa ve ekonomik özgürlüğü yoksa, bunu gerçekleştiremez. Yani siyasi, sosyal ve ekonomik haklar içiçedir. Ayrıca kadınların kendi haklarını tamamiyle kapsamıyordu. Madde aralarında var ama kapsayıcı ve bütünleyici değildi.

2) İnsan Hakları kadını ve erkeği formel olarak eşit kabul ederken ve haklarını aynı çatı altında toplarken aslında var olan eşitsizliği göz ardı etmiş oluyor. Kadınların ayrı bir konvansiyonu ve hakları olması gerçek eşitliği oluşturmaya giden yoldur.

3) Özel, bireysel aktörler tarafından işlenen şiddete karşı kadınları koruyamıyordu. Devlet şiddetine karşı koruyor ama ev içi şiddete karşı yetersizdi. Köylü konusunda da şirketlerin özel güvenlik güçlerinin hak ihlallerine karşı korumuyor. Özel aktörler göz ardı ediliyor.

4) Sosyal normların göz ardı edilmesi. İnsan Hakları Kanunları, kadınların sosyal olarak erkeklere göre daha alt seviyede olarak değerlendirildiklerini işaret etmekte yetersiz. Kanunlar kadın ve erkeğe eşit davransa da bugün sosyal normlarda ve davranışlarda hâlâ eşitsizlik var. İnsan Hakları Kanunları da bu eşitliksiz olan sosyal ve kültürel değerlere parmak basmakta yetersiz.

CEDAW buna karşılık kadınların spesifik olarak karşılaştığı şiddete önem veriyor.

Yıllardır köylü halklarıyla ilgileniyorum ve kendi konvansiyonlarına neden ihtiyacı olduklarını biliyorum. Köylüler bir mücadele veriyor ama köylü kadınlar da farklı farklı zorluklarla karşı karşıya. Uluslararası Köylü Hakları Konvansiyonu köylülerin toplu haklarının savunulması açısından çok önemli. Ama konvansiyon taslağı içinde kadın köylülerin karşılaştığı sorunlar da yer alıyor ve umarım bu fırsat mücadelenizi ileri götürme sürecinde de devam eder.

Melik Özden (CETIM)

BM’de 1946’da İnsan Hakları Komisyonu ve İnsan Hakları Deklarasyonu.

2006’da komisyon yerine İnsan Hakları Konsey’i kuruldu. Bu konsey genel kurulun bir parçası. 47 üyesi var. Üyeler Genel Kurul tarafından oy birliğiyle seçiliyor. Her üye evrensel periyodik gözden geçirmeye katılmalı. Her yıl 3 oturum var. Yıllık rapor sunuluyor genel kurula. Acil konularda ise özel oturumlar oluyor.

Mekanizmalar:

Universal periodic review (evrensel periyodik gözden geçirme/özetleme): Bütün devletlerin insan haklarına uyma performansları ortaya konuluyor.

Mandate: Ülkelere tavsiye ve gereklilikler sunuluyor. Yerli halkların hakları, göçmenleri, sağlık, eğitim gibi konularda. Danışma Komitesi Konsey’in kontrolünde. Her ülkeden herkes insan hakları ihlali konusunda konseye yazabiliyor. Ancak BM, devletler-üstü değildir; ulusal devletleri baz alır.

***

ABDULLAH AYSU: Kalkınma modelleri iklim krizinin ana nedeni

Abdullah Aysu Türkiyeli bir çiftçi ve hububat üretiyor. Hububat Üreticileri Sendikası Genel Başkanı da olan Aysu, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Kurucu Genel Başkanı ve La Via Campesina Türkiye sözcüsü.

»Uluslararası Köylü Hakları Konferansı”ndasınız. Size göre köylülerin hakları neler?

Köylü toprağı işleyen, suyu kullanan, kendi ürettiği tohumu toprağa saçandır. Bunları yapamayan, köylü değildir. Yani köylülerin insan ve hayvanların ihtiyacı olan gıdayı üretebilmesi için toprağa erişim hakkı, suyu kullanma hakkı, tohumunu yetiştirme ve değiş tokuş etme ile özgürce satabilme hakkı olmalıdır. Ne yazık ki, dünya ölçeğinde uygulanan neoliberal politikalarla köylülerin bu hakları elinden birer birer alınıyor. Köylü, toprağında ne üreteceğine kendisi karar veremiyor, ekeceği tohumunu ayıramıyor, suya parası kadar erişebiliyor. Köylü, bütün hakları elinden alınmış veya erişemiyorsa özgür ve bağımsız üretim yapamaz. Üretim sürecinde söz ve karar sahibi olamayınca da köylü olmaz, kendi toprağında işçileşir, işçi olur. Köylünün üretebilmesi için asgari ihtiyaçları ve hakları vardır. Bunlar; üretimden pazarlamaya kadar olan zincirde söz ve karar sahibi olabilme hakkıdır, köylü hakları…

»Sizce köylülerin haklarının uygulanmasının önündeki engeller neler?

Köylülerin haklarını kullanabilmesinin önündeki en önemli engel neo liberal politikalar ve onlarla işbirliği içinde olan hükümetlerin uyguladığı şirket yanlısı politikalar. Tarım, doğası gereği bugüne kadar devletin koruması ve yönlendirmesiyle sürdürülüyordu, ancak dünyada yaşanan ekonomik kriz şirketleri yeni kâr alanları bulmaya yöneltti. Bu dönemin karakteristik özelliklerinden biri, şirketlerin tarım alanını kendileri için yeni kâr alanları olarak belirleyip saldırmalarıdır. Şirketler, devletin çiftçiler ile olan bağını koparmak için IMF, Dünya Bankası ve DTÖ aracılığıyla saldırdı ve çiftçileri yalnızlaştırdı. Tarımsal KİT’leri özelleştirdi, çiftçileri her türden destekten yoksun bıraktı. Sonra sırasıyla çiftçilerin örgütlerini (Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’ni) birer piyasa aktörüne dönüştürerek çiftçiler ile bağını kopardı. Çiftçileri bu desteklerden de yoksunlaştırdı. Sonra da tohumda çiftçilerin egemenliğini şirketlere vererek tarım alanının tamamını ulusaşırı gıda ve tarım şirketlerinin egemenliğine ve sömürüsüne terk etti. Ulusal hükümetlerin yurttaşlarını (çiftçi ve tüketicilerini) koruyacak yasal dayanağı da kalmadı. Köylü haklarının uygulaması önündeki engelleri anlamak ve kaldırmak için geriye dönüp bakmalı. Devlet ile çiftçi bağının nereden nereye geldiği incelenmeli ve yeniden düzenlenmeli.

»Dünyadaki gıda kriziyle köylü haklarının ilgisi var mı? Varsa nasıl?

Evet var. Dünyadaki kriz ile köylü haklarının direk ilgisi var. Şu anda dünyada var olan, iklim krizi, gıda krizi, enerji krizi iyi incelendiğinde birbirinden beslenerek büyüdükleri rahatlıkla görülebilecektir. Şirketlerin aşırı kâr hırsıyla, hükümetlerin uygulamaya aldığı kalkınma modelleri iklim krizinin ana nedeni. Tarımda uygulanan endüstriyel (modern) üretim modeli iklim krizinin yüzde 13 nedeni. Aynı üretim modeli artık verimliliği artıran değil, azaltan olarak gıda krizininin de müsebbibi olmaya aday. Kalkınma modelinin ve aşırı kâr hırsının neden olduğu enerji krizi sadece iklim krizine neden olmuyor, tarım alanlarını gıda amaçlı kullanımdan enerji amaçlı üretime yönlendirerek gıda krizine ayrıca katkı koyuyor.

Köylüler haklarından yoksunlaştırıldıkça sözkonusu krizler de derinleşiyor. Şöyle örneklendirebiliriz. Endüstriyel tarım modeli yerine bilge köylü tarımı küresel ısınmaya katkı koymaz, küreyi soğutmaya katkı koyar. Bilge köylü tarımının verimliliği endüstriyel tarıma göre daha fazla olduğu için gıda krizine katkı koyan değil, çözen olabilir. Tarlaların enerji üretimine ayrılması enerji bitkilerinin üretim sürecinin endüstriyel olması nedeniyle hem küresel ısınmayı artırıyor, hem de elde edilen ürünlerin gıda değil, enerji olarak kullanılması nedeniyle de gıda krizini daha da büyütüyor. Bütün bu olup bitenlere baktığımızda hükümetler gıda sistemini organize eden değil, şirket yanlısı çıkardığı yasalarla organizasyon ve denetim tamamen şirketlere bırakmış oluyor. Şirketler de kârları için çiftçi haklarını da, doğa ve insan haklarını da önemsemiyor, yok sayıyor. Dolayısıyla ulusaşırı tarım ve gıda şirketleriyle birlikte hükümetler köylü haklarının en önemli budayıcısı.

»Çözüm için öngördükleriniz nelerdir?

Çözüm, yaşanılan krizlerden geriye doğru dönüldüğünde kendini gösterir zaten. Çözüm sistemi ve tarımı şirketlerin egemenliğinden kurtamak lazım. Çiftçiler ile devletin bağını yeniden kurmak ve çiftçillerin örgütleriyle ilişkilerini demokratik bir biçimde oluşturmak gerekiyor. Küresel iklim, gıda, enerji krizinde devletler görevlerini şirketler adına değil, toplum adına yerine getirmeli. Tarımda bilge köylü tarımcılığına aşamalı ve planlı bir biçimde dönülmeli. Çiftçilerin demokratik örgütlenmelerinin önü açılmalı. Çiftçi ve kadın arasında eşitlik sağlanmalı. Çiftçilerin yerel üretip, yerel pazarlara mallarını satabilecekleri organizasyonlar oluşturulmalı. Üretici ile tüketici arasındaki mesafe kısaltılmalı, aracılar devreden çıkarılmalı. Destekler büyük çiftçiler yerine (şirketlere değil) küçük çiftçilere veya onların örgütlerine yapılarak; doğanın korunması, insan sağlığı ve yaşanabilir bir dünya tüm insanlar ve canlılar için garanti altına alınmalıdır.

27 Ağustos 2008/ Birgün

Abdullah Aysu 28 Ağu 2008 12:36 Makale Arşivi Henüz yorum yapılmamış Geribesleme URI Yorum imleri RSS

Bir yorumda bulunun

*
Amaç dışı kullanımı önlemek için resimde yazılı olan yazıyı soldaki kutuya tekrar yazınız. yazılı sözcüğü görmüyorsanız dinlemek için tıklayınız.
Click to hear an audio file of the anti-spam word