İKİ GÖÇ HİKAYESİ / Cansu Alara Aysu*

Yazan 26 Ağu, 2013 tarihinde dosyalanan yer Abdullah Aysu, Felsefe, Göçebelik, Mevsimlik İşçi. Bu yazıya olan tüm cevapları burdan izleyebilirsiniz. RSS 2.0. Geri beslemeleri buradan izleyebilirsiniz

istanbulgocBaşlangıçta, birçok Kürt ailenin, Bingöl’ün Kiğı ilçesinden neden İstanbul’un Yeldeğirmeni semtine göç ettiğini inceliyordum. Bu süreçte sorumun “Neden Kiğı’dan Yeldeğirmeni’ ne göç ettiler?” den, “Neden Kiğı’dan göç ettiler?” e evrildiğini gördüm; Yeldeğirmeni kısmı, enteresan bir ayrıntı olarak kaldı sadece. Göçün iki farklı nedenle gerçekleştiğini gözlemleme fırsatım oldu: Zorunda bırakılarak göç ve zorunlu göç.

Kiğı’daki maddi imkânsızlıklar, yer yer tarımsal arazinin halkı geçindirmek için yetersiz kalması, eğitim merkezlerinin, sağlık merkezlerinin, ihtiyaçların karşılanması için gerekli alışverişin yapılacağı dükkânların, Kiğı’nın köylerine uzak yerlerde bulunması, ulaşım yollarının elverişsizliği gibi nedenlerde 70’lerin sonu 80’lerin başında yapılan göçleri zorunda bırakılarak yapılan göçler olarak ele aldım. Bu zamanda göç edenlerin çoğu şehre daha iyi eğitim alabilmek, iş fırsatlarından yararlanabilmek, sağlık olanaklarından faydalanabilmek istemişlerdir. Kendilerinin tabiriyle “Gidenler geri dönmediğine göre, olanaklar fazla” diye düşünmüşler ve 30’lu yıllarda tek tük yerleşen akrabalarının, tanıdıklarının yanına gelmişlerdir.

90’lı yıllar ise zorunlu göç yıllarıdır. Köyün imkansızlıklarının üstüne bir de çatışmalar, ölüm korkusu eklenmiş; nihayetinde de köyden zorla göç ettirilmişlerdir. Bu göçün zorunda bırakılarak göç edenlerden farkı bütün zorluklara ve olanaksızlıklara rağmen köylerinden ayrılmak istemeyen insanlar kendi iradeleri dışında köylerinden tahliye edilmişlerdir. Yaşam ve üretim alanları yerle bir edilmiş, çoğunun daha sonra geri dönebilecekleri ve hayatlarını idame ettirebilecekleri bir ortamları kalmamıştır.

Bu iki tip göçü, iki ailenin hikayesinin aracılığıyla anlatacağım.

Zorunda Bırakılarak Göç

Zorunda Bırakılarak Göç Öncesi Kiğı’da Eğitim

Görüşmeyi yaptığım kişi, 3 kız, 3 erkek çocuklu ailenin en büyük kız çocuğu. Ailede erkeklere tanınan okuma olanağı kızlara tanınmamış, durumu da “Feodal bir babaydı ve kızları ikinci plana atardı” diye açıklıyor. Kendine okuma şansı tanınsa da, Mardin’e gitmek zorunda kalmış. Çünkü Bingöl’deki öğretmen okulu, yatılı değil ve erkekler içinmiş. Beş sene Mardin’de, bir sene de Kütahya’da yatılı okulda okumuş. Diğer iki kız kardeşi okuyamamış; birisi annenin ölümünden sonra evde anne rolünü üslenmek durumunda kaldığı için okula gidememiş, diğeri ise kendi okumak istememiş.

Anadilde eğitim olmadığı için, çok zorlandıklarını söyledi. Öğretmen bir babası olduğu için Türkçe’ye nispeten daha çok hakimmiş ama çocuklara getirilen Kürtçe konuşma yasağı genelde bir çok soruna neden olmuş. Birincisi, ev halkı zaten Türkçe bilmediği için evde bir iletişim kopukluğu yaşanmaya başlamış; hatta kendi aralarında şu tarz şakaları yapılır olmuş, “Çocuğu okuma-yazma öğrensin diye okula gönderdik; çocuk dilsiz oldu.”İkincisi, Türkçe bilmemek, çocuklarda aşağılık kompleksine neden olmuş. Üçüncüsü ve en çarpıcısı, bu yasak adeta küçük muhbirler yetiştirir olmuş. Okul saati dışında çocuklar birbirlerinin evini dinliyor, Türkçe konuşanları, okulda öğretmenlere şikayet ediyorlar ve çocuklar öğretmenler tarafından dayak yiyormuş. Bu öğretmenlerin çoğu 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, orduda 6 aylık eğitimden geçen öğretmenlerden oluşmaktadır. Kendisi de böyle bir babanın çocuğuymuş ve dillerinden uzaklaşmalarında, asimile olmalarında en çok bu eğitim tarzının neden olduğu düşünülmektedir. Asimile politikaları özel alana girmekte, onu kontrol etmekte, eğitim kurumlarını kullanarak denetleyiciliği arttırmaktadır. Gramsci’ nin hegemonya kavramı da böyle bir noktaya tekabül etmektedir. Nasıl ki; kapitalizmin etkisindeki işçi sınıfı, isteklerini, burjuva sınıfının istekleriyle bütünleştirip, içselleştiriyorsa ve sonuç olarak kendisine zarar verebilecek bir şeyi fark edemiyor hatta buna katkı koyuyorsa; burada da Kürtler, Türkiye vatandaşı olmak için ‘Türk’ gibi olmak, Türkçe konuşmak ve bütüne ayak uydurabilmek adına kendi özünü yok etmeyi normalleştirmek durumunda kalmışlardır.

Zorunda Bırakılarak Göç Öncesi Kiğı’da Koşullar

Görüştüğüm kişinin ailesi İstanbul’a, 1976 senesinde, kendisi ise 1981’de senesinde gelmiş. 76’ da savaş ortamı oluşmamasına rağmen yaşam koşulları çok kötüymüş. Yani yol, hastane, alışveriş yapacak yerler bulundukları yere çok uzakmış. Annesini, kardeşinin doğumu sırasında, tıbbi koşulların yetersizliğinden dolayı kaybetmesi, babasına taşınması yolunda baskı yapmasının en büyük nedeni olmuş. Ayrıca kardeşlerinin eğitim zamanı gelmesi ama lise ve üniversitenin olmadığı gibi, ortaokulun kilometrelerce uzaklıkta olması ve metrelerce karı yara yara gitmek zorunda kalacak olmaları bir başka neden olmuş. Kendisi ve babasının öğretmen olması nedeniyle –nasıl öğrendiğini bile bilmeden- Türkçe konuşması, şehre adaptasyonu, diğer göç edenlere oranla daha kolay hale getirmiş.

Yörenin jeopolitik durumu, insanlarının ihtiyaçlarını doyuracak düzeyde değilmiş, hayvancılık yapılıyormuş ama araziye, meraya göre nüfus yoğunmuş. İnsanlar iş bulma, geçinme, okul, hastane ve yol imkanlarından yararlanmak için şehre göçmek zorunda kalmış. Yazın köyünü ziyarete gittiğinde, yanan ormanlar, evler; patlayan bombalar; göç eden insanları görüyormuş. Olayların arttığı 1990-1995 arası memleketine hiç gidememiş. Birkaç yıl öncesine kadar da orman yangınları devam etmiş. Şimdi geri dönüşler başlamış, ama yazlıkçı olarak; temelli geri dönüşler çok sınırlıymış. Doğa çok fazla tahribata uğratılmış ve hayvancılıkla tarımın yapılabilmesi zorlaşmış. Okul artık hiç yokmuş ve senelerce köylüler için düzelmeyen yollar askerin ulaşımını kolaylaştırmak için düzeltilmiş.

Dağlarımıza hasret kaldık.” diyor. Son olarak, sınırların olmadığı, iş imkanlarının olduğu, kendi dilini rahatça konuşabildiği özgür bir dünya talebi olduğunu söylüyor.

Neden Yeldeğirmeni?

1930’lardan sonra Kiğı’dan Yeldeğirmeni’ ne tek tip göçler başlamıştır. Ama asıl toplu göçler 1970’lerle yoğunluk kazanmakta, 80’lerde ise iyice artmaktadır. Görüştüğüm kişi de Yeldeğirmeni’ne toplu göçle ilk gelenlerden. Çoğu göç eden gibi akrabasının Yeldeğirmeni’ nde olması nedeniyle burayı seçmiş. Kiğı’ dan gelenlerin Yeldeğirmeni’ne yerleşmeleri konusunda da bir teorisi var: Gelen insanların garda ve çevresinde iş bulduğunu, Haydarpaşa’ya en yakın yerin Yeldeğirmeni olduğu için de buraya yerleştiğini düşünüyor. Sonrasında yaptığım araştırmalar da bunun doğru bir tespit olduğunu, ilk göç edenlerin gar çevresinde iş bulduğunu, ayrıca birçoğunun sonradan Yeldeğirmeni’ nde kendilerine dükkan açıp, esnaf olduklarını öğrendim.

Yeldeğirmeni’nde göç nedeniyle Kürt nüfusu fazla olsa dahi, belirtmeliyim ki, burayı bir getto olarak ele alamayız. Çünkü, diğer etnik gruplardan soyutlanarak oluşmuş kentsel bir yerleşim yeri özelliği taşımaz, farklı birçok etnik grubun bir arada yaşadığı bir alandır.

Zorunlu Göç

Zorunlu Göç Öncesi Kiğı Kırsalında Koşullar

Zorunlu göç üzerine hikayesini anlatacağım kişi, Kiğı’nın başka bir köyünden. Ailesini, özellikle babasını modern olarak tanımlıyor. Babasının erkek, kız ayrımı yapmadan çocuklarının eğitimli olmasını istediğini, takvim yaprağı, dergi, gazete ne bulursa eve getirdiğini, kızların elinde örgü görürse kızdığını, hep okumalarını istediğini söylüyor. Ama koşulların elverişsizliği bunu oldukça zorlaştırmış. “Biz okula gidene kadar bir ders geçiyordu zaten, sonrasında da yol boyunca üşüdüğümüz için sobanın yanında mayışıyorduk.”diyor. Önceden de şimdi de araba yolu olmadığını şöyle ifade ediyor; “İstanbul’a üçüncü köprü yapılıyor, bizim köye halen yol yapılmamış.” Yolların yapılmaması sadece eğitimi değil, zaten uzakta olan sağlık merkezlerine de, en basitinden ev ihtiyaçlarına da erişimi doğal olarak zorlaştırmıştır. Araç ulaşımı olmayan bir köye eşya taşımanın zorluğundan dolayı evdeki oturma yerlerinin tahtalardan yapıldığını söylüyor.

Kötü koşulların yanında, doğayla iç içe olmanın ne kadar güzel olduğunu ve özlediğini görüşmemiz boyunca tekrar tekrar söyledi. Yoğurdun, sebzenin, meyvenin, balın her şeyin organik ve kendine has kokuları olduğundan söz etti; hatta her yerin kendine has çok güzel kokuları olduğu için, biri parfüm sıkacak olsa bu kokulara hakaret olacağı için dalga geçtiklerinden bahsetti. Özellikle köylerinin meşe kokusu en çok özlem duyduğu şeymiş. Ama şimdi köylerinden geriye, çiçek böcek de dahil hiçbir şey kalmamış. Yazları geriye dönebilecekleri bir yerleri bile yok.

Zorunlu Göç Öncesi Kiğı’da Atmosfer

Bütün görüştüklerim de şu an hikayesini anlattığım kişi gibi ne kadar misafirperver olduklarından bahsetti. Dışarıda kalacak kişi düşmanları dahi olsa eve davet ettiklerini, yani gerillaya da askere de kapıları ve bir odalarının açık olduğunu söyledi. Nitekim askerler, çoğu zaman köydeki herhangi bir evin bir odasını karargah gibi kullanıyorlarmış. Köylünün bostanını ya yiyor ya da tahrip ediyorlarmış. Bize hissettirdikleri şuydu diyor: “Askeriye senin için köye gelmiş, senin bağına, emeğine mi üzülecek!” Askerlerin, yerel halka, kötü davrananları olduğu kadar iyi davrananları da varmış. Tabi zamanla bu dengeler değişmeye başlamış.

Bir noktadan sonra baskı ve şiddet evin içerisinde de dışarısında da hakim olmaya başlamış. Erkek kadın fark etmez, çeneye namlu dayayarak sorgulamalardan, evin etrafına bombalar yağma kısmına geçmeye başlanmış. Harmanlıktayken tepene bomba yağabiliyormuş, babanı ve kardeşini öldüren bombanın parçasının bir bölümü de 20 sene sonra MR sonucu vücuduna saplandığı ortaya çıkabiliyormuş. Köyde tek telefon olduğu için askerdeki oğlunu aramaya muhtarın evine giden karı koca dönüşte askerler tarafından öldürülüp, ertesi gün de haberlerde “Biri kadın olmak üzere iki terörist öldü” şeklinde yayınlanıyormuş.

Bu fiziksel şiddetlerin yanında birçok psikolojik ve ekonomik şiddete maruz kalmışlar. Her şeye ambargo getirilme hali bir çok görüştüğüm kişiden dinlediğim bir baskı türü. Aldığın bir ayakkabı rengine, modeline kadar kayda alınıyor, eğer daha sonra senin ayağında göremezlerse, nerede ve kime verdiğinle ilgili açıklama yapmak zorunda kalıyor, aksi taktirde “teröristlere yardım etmek” le suçlanabiliyormuşsun. Merkezden köye giderken araçlar durdurulup aranmakta, götürülen malzemelerin kimler için olduğu, aldıklarının karakola kaydettirip kaydettirmediğin, yani reçetesini alıp almadığın, senin kim olduğun uzun uzun incelenmekteymiş. Bu bağlamda trajikomik bir olay anlatmak istiyorum. Görüştüğüm kişi merkezden alacaklarını alıp köye dönerken, otobüsleri yolda durdurulmuş, yolculardan birinin çantasında çocukları için son dakikada aldığı kayıtlı olmayan bir karpuz çıkmış. Askerler de bu karpuzun kimin olduğunu, çocuklarım derken kimi kastettiğini sorguladıktan sonra bütün otobüsün geri gitmesi, ya karpuzun iade edilmesi ya da karakoldan reçete alınması gerektiği söylenmiş. Bütün otobüs merkeze geri dönmüş ama saat oldukça geç olduğu ve reçete almak bir saat sürdüğü için karpuz iade edilmiş ve geri dönülmüş. Yolda yeniden durdurulan otobüs, en baştan kontrolden geçtikten sonra karpuz vakası çözülmüş olarak yola devam edilmiş.

Yaratılan baskı ortamıyla insanlar kontrol altında tutulmaya çalışılmakta, evleri ve malları askerler tarafından kendileri gibi kullanılmakta, dilediğini tahrip etmekte veya yok etmektedirler. İnsanlar sistematik olarak fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddete maruz kalmaktadırlar. Kendi yaptıkları ekmeğin ne kadarını kullanıp kullanamayacaklarına, kendi üretimlerinin ne kadarının kendilerine kalacağına başkaları karar vermekte, insanlar kendi ürünlerine ‘yabancılaştırılmaktadırlar’. Bu baskılara rağmen oradan göç etmeyenler de en sonunda zorla köylerinden göç ettirilmektedirler.

Kiğı’dan Zorunlu Göç ve Yeldeğirmeni’ ne Geliş

Kiğı’dan toplu göç 1990-1995 yılları arasına tekabül ederken, konuştuğum kişi Kiğı’yı 1993 senesinde terk etmiş. Bir yandan köyde okullar tatil edilirken, bir yandan da askerler köyün bir an önce boşaltılması gerektiğini söylemişler. Köylü çıkar çıkmaz da köyleri yerle bir etmişler, geri dönebilecekleri bir yer bırakmamışlar. Sadece az haneli köyler değil, üç yüz haneli köylerin de ivedilikle boşaltılmasını istemişler. Ama insanların gidecek yer ayarlamaya fırsatlarının olmaması, hayvanlarını taşıyamayacakları için haraç mezat satmak durumunda kalmaları, araç yolu olmadığı için eşyaların katırla taşınmak zorunda kalmaları birçok insanı mağdur etmiş. Benim görüştüğüm kişiler ise ilk olarak Elazığ’ın Karakoçan İlçesine taşınmışlar, daha sonra babalarının vefat etmesiyle İstanbul’a, zorunda bırakılarak göç eden ağabeylerinin yanına gelmişler. Birçok göç vakası gibi, bu da akrabanın yanına gelmekle son bulmuştur.

Sonuç olarak;

Daha önce de söylediğim gibi incelemem, başladığı noktadan farklı olarak nereye göç ettiklerinden çok neden göç ettiklerine yoğunlaştı. Neden Yeldeğirmeni’ne yerleştikleri, uzun zamandır bu semtte yaşayan beni bile şaşırtabilecek küçük bir ayrıntı olarak kaldı. Önemli olan bu insanların neden göç ettiği oldu. İş imkanları, eğitim, sağlık hakkı, göz ardı edilen, unutulan insanlar, daha iyi yaşam koşulları için şehre göç ettiler. Konuştuğum çoğu kişi eğer olanaklar İstanbul’dakine yakın olabilseydi ve köylerinden çıkarılmasalardı, en baştan buraya gelme gibi bir niyetlerinin olmadığını dile getirdiler. Bir kısmı da her şeye rağmen köylerinden ayrılmak istemediler. Ama onların da bu isteğine saygı duyulmadı. Bu insanlar büyük travmalar yaşadılar; sindirilmiş ve çekingen hale getirdiler, kendi emeklerine yabancılaştırıldılar. Yaşadıklarını anlatırken bile zorunda bırakılarak göç edenlerden daha fazla tedirgin olduklarını gördüm. Çünkü onların yaz tatillerinde gelip tanık oldukları, zorunlu göç mağdurlarının gerçeğiydi. Kendilerini, hikayelerini anlatırken, asimile edilmeye, yok sayılmaya çalışılan bir halkın farkında olmadan geliştirdiği dirençle, içselleştirmesinin ikircikli yapısı bir çok noktada kendini gösterdi. Bir yandan başlarından geçenlerin bilinmesini isterken, bir yandan isimlerini paylaşmaya bile çekiniyorlardı. Korkuları, tedirginlikleri kendilerini anlatmalarının önünde kocaman bir engel olarak duruyordu, o yüzden seslerinin çıkması gerektiğini düşündüm, o yüzden bu zorunlu göç ettirilenlerin hikayesi olsun istedim. Göç üzerine birçok araştırma yapıldı ve umarım daha birçokları yapılır ve umarım zorunlu göç ettirilenlerin hikayesi daha görünür olur, kendilerini anlatmaları korkulacak bir şey olmaktan çıkar, kesintiye uğraşılmış yaşamlarına kavuşabilir, özgürleşebilirler.

* MSGSÜ Sosyoloji Mezunu

Yanıtla

*
Amaç dışı kullanımı önlemek için resimde yazılı olan yazıyı soldaki kutuya tekrar yazınız. yazılı sözcüğü görmüyorsanız dinlemek için tıklayınız.
Click to hear an audio file of the anti-spam word

Lütfen yorumunuzu onaylayın