MALİ’DE GIDA EGEMENLİĞİ FORUMU

dsc_0012.jpg23–27 Mart- tarihleri arasında Nyeleni/Mali’de Via Campesina (Çiftçi Yolu) Gıda Egemenliği Forumu düzenledi. Mali’de düzenlenen Gıda Egemenliği Forumuna katılan Via Campesine üyesi Çiftçi Sendikalarının Konfederasyonlaşma Platform Dönem Sözcüsü Abdullah Aysu Forumun içeriğini anlattı.

NEO LİBERAL TARIM POLİTİKALARINA KARŞI VİA CAMPESİNA
-ÇİFTÇİ YOLU-

Tarımda ulusaşırı gıda ve tarım şirketleri endüstriyel üretim modelinde doludizgin ilerliyor. Şirketler bu güne kadar azgelişmiş ülkelerin tarım ve gıda sektörüne egemen olmak için IMF, DB telkinleri, DTÖ anlaşmaları, AB OTP müzakereleriyle yol aldılar, almaya devam ediyorlar. Neoliberal politikaların mekanizmaları olan bu kuruluş ve örgütlerin tarımı şirketleştirdiği, çiftçileri/köylüleri tasfiye etme yolunda ilerlediği artık bilinebilen bir gerçeklik.

Bu süreçte köylüler de neoliberal politikalar karşısında yerellerinde örgütlendiler. Dünya çapında düşünen, yerel örgütlenen köylü örgütleri yine dünya ölçeğinde bir araya geldiler, örgütlendiler. Çiftçilerin/köylülerin neoliberal politikalara karşı mücadele etmek için dünya ölçeğinde oluşturdukları çatı örgütlerinin adı; Via Campesina (Çiftçi Yolu).

Evet, Via Campesina; neoliberal modele karşı küresel bir çiftçi/köylü örgütüdür, 1993 yılında kuruldu; tohumların korunması, gıda egemenliği ve tarım reformu gibi zengin önerileri var. VC kırsal alanda şirketlerin uygulamak istedikleri neoliberal politikaların karşısında üye örgütleri ile birlikte granitten bir duvar örmek için çabalıyor.

VC nasıl bir örgüttür? Neoliberal politikalar karşısında nasıl tutum alır, nerelerde kimler ile tahkimat oluşturmaya çalışır? Bütün bu ve diğer sorulara yanıt bulabilmek için VC’nın biraz daha anlatılmasına ihtiyaç var.

Via Campesina küresel kapitalizme karşı mücadele eden, küresel, güçlü bir köylü örgütüdür. Via Campesina’yı güçlü kılan şeylerin başında mücadelesinin, davasının ve önerilerinin yanında düşmanlarını da açık seçik bir şekilde tarif etmesinden gelmektedir.

Via Campesina’nın düşmanlar listesinin başında DTÖ yer alıyor. Çünkü önceki konularda anlatmaya çalıştığımız gibi DTÖ’nün her şeyin önüne ticareti koyduğunu, ulusaşırı şirketlere koşulsuz bağlı olduğunu ve onların çıkarına çalıştığını biliyor. Ayrıca DTÖ’nün, kırsal alanın insani ve çevre ile ilgili yaşamının tüm temel ilkelerini ekonomik gereklilikleri ileri sürerek görmezden geldiğini, dünyayı tarım ve gıda şirketleri için transgenik bir ürün fabrikasına çevirmek istediğinin farkında. Bu nedenle VC dünyadaki tüm insanlar ve diğer canlılar ile birlikte köylüler için büyük bir tehdit oluşturan DTÖ’yü tarımın dışına çıkarmak için var gücüyle mücadele ediyor. Kurulduğundan bu yana ulusaşırı şirketlere karşı kampanyalar düzenliyor, doğrudan eylemler gerçekleştiriyor, hükümetlere öneriler üretiyor ve sunuyor. VC’nın DTÖ’ye karşı bu tutumu ve mücadelesi; balıkçılar, eğitim, sağlık, hizmetler ve diğer alanlardaki sektör çalışanları tarafından, örnek alınıyor, teşvik edici oluyor.

Via Campesina’nın düzenlediği ulusaşırı şirket karşıtı kampanyalarına katılan farklı toplumsal muhalefet güçleri birbirlerinden olumlu etkileniyor, aralarında dayanışmalar/birliktelikler geliştiriyorlar.

VC, DTÖ müzakerelerinin durdurulmasını istiyor. Ayrıca toplumsal denetlemelere yönelik önceliklerini belirliyor ve öneriyor. VC’nın bu kavi duruşu neoliberal politikalardan mağdur olan diğer yoksul kesimler arasında da yankı uyandırıyor, geniş destek görüyor. DTÖ’nün Seattle ve Cancun’daki müzakerelerinin ardı ardına başarısızlığa uğramasında VC’nın bu doğru mücadele hattının büyük katkısı olmuştur.

VC, halkların karşılaştığı yaşamsal sorunlara karşı da duyarlı davranıyor. Bu anlamda gözlem görevleri yerine getiriliyor, bildiriler ve dayanışma içerikli açıklamalar sürekli kamuoyuna sunuluyor. Başka bir deyişle VC; mücadelenin, örgütsel, ideolojik, eylemsel uyumluluğunun bir sembolü olmuş; Avrupa’da OTP’ye karşı pozisyon alma, Amerika’da serbest ticarete karşı direniş, Asya’da ulusaşırı şirketler ve GDO’lara karşı mücadele, Afrika’da kaynakların ve biyoçeşitliliğin savunulması bunlardan bazılarıdır.

Doludizgin ilerleyen neoliberel politikaların uygulamaları, geniş insan topluluklarının büyüyen/gelişen direnişi sonucu aktörleri tarafından yavaşlatıldı. Seattle ve Cancun’daki Bakanlar Konferansları bilindiği gibi başarısızlıkla sonuçlandı. Bu başarısızlığın ardından bazı “güneyli” hükümetler DTÖ’ye alternatif bir gündemi taşıyabildiler, müzakerelerde görünür oldular/olabildiler.

Neoliberal politikaların uygulattırıcıları olan DTÖ, IMF, Dünya Bankası vb. diğer aktörler yanlış ve yanlı tutumları sonucu uyguladıkları adaletsizliklerin yarattığı uçurum onların zayıflıklarını açığa çıkardı. Bu durum onları ikili müzakereler, askeri önlemler ve toplumsal hareketlere karşı gittikçe artan baskılar uygulamaya yöneltiyor.

Toprağın, bilginin ve her türlü toplumsal ilişkinin şirketlerce egemenlik altına alınması için yasal çerçeveler yaratma yönünde güçlü eğilimler var. Bu amaçla Türkiye’de tarım alanında bir dizi yasa çıkarıldı. Bütün bunlar neoliberal sistemin politikalarını güçlendiriyor. Bu; toprağın, tohumların, suyun, biyoçeşitliliğin ve iletişimin özelleştirilmesi, patentler ve köylü mücadelesinin kriminalizasyonu yoluyla gerçekleşiyor.

Dünya çapında toplumsal denetim politikaları geliştirebilmek için; şirket yanlısı uluslararası finans kuruluşları ile örgütler, bağımlı kılıcı ve uysallaştırıcı eylem stratejilerini hükümetlere telkin ediyor ve uygulattırıyorlar. Bu politikalar sayesinde köylülerin, yerlilerin ve işgal altında yaşayan halkların topraklarını sömürme, doğal kaynaklarına hükmetme olanağına kavuşuyorlar.

Neoliberalizmin ilerleyişine karşı köylü hareketleri ve yerel hareketler ana direnç noktaları. Bu direnç noktaları kentli hareketler için de bir referans noktasıdır. Bu yüzden köylülerin politik ve ideolojik açıdan örgütlenmeye, ittifaklarını belirlemeye, birlikteliklerini güçlendirmeye şiddetle ihtiyaçları var.

VC’nın belirlediği aşılması gereken ana sorunlardan bazıları şunlardır: Stratejik ittifakların güçlendirilmesi, yeni mücadele yollarının bulunması, yeni konjonktürlerin sürekli analizi ve bilginin geliştirilmesi, gençliğin tam katılımı ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması, iletişim stratejilerinin geliştirilmesi, siyasal eylemlilik ve seferberliğin kuvvetlendirilmesi…

Sorunun sahiplerini sorunun parçası haline getirmek, şirketlerin ele geçirmek istediği gıda egemenliği’ni çiftçilerin, kadınların, doğaseverlerin, balıkçıların, kentli hareketlerinin, tarım işçilerinin ve göçerlerin birlikte ele geçirmesi için VC öncülüğünde Mali’de 23–27 Şubat tarihleri arasında Nyeleni 2007 – Gıda Egemenliği Forumu gerçekleştirildi. Forum için, forum öncesinde 7 (yedi) ana tema belirlenmişti. Bu yedi tema forum süresince görüşmelere açıldı. Görüşmelere ve görüş sunumuna açılan yedi tema şunlar;

 Ticaret Politikaları ve Yerel Pazarlar
 Gıda Egemenliği, Yerel Bilgi ve Teknoloji
 Gıda Egemenliği İçin Doğal Kaynakların Kontrolü ve Bu Kaynaklara Erişim
 Bölgeleri ve Toprağı Paylaşmak, Su, Balıkçılık Hakkı, Su Kültürü ve Orman Kullanımı
 Çatışmalar ve Felaketler: Gıda Egemenliği Hareketi Yerel ve Uluslararası Düzeyde Nasıl Cevap Üretilebilir
 Ekonomik Şartlar ve Zorlayıcı Göç
 Üretim Modelleri: Gıda egemenliği, insanlar, canlılar ve çevre üzerindeki etkileri

Önce kısaca gıda egemenliğine değinelim, tartışmalar için temel alınan bu yedi temanın tartışma içeriği ile birlikte, yine her tema için ayrı ayrı: “Ne için savaşıyoruz?”, “Neye Karşı savaşıyoruz?”, “Ne yapabiliriz?” sorulan soruları aktaralım. Ardından 80 ülkeden 500’e yakın katılımcının tartışması sonucunda belirlenen siyasi bildirgeyi sizlerle paylaşarak Gıda Egemenliği Forumunu noktalayalım.

Gıda Egemenliği

Gıda egemenliği, halkların kendi gıda ve tarım politikalarını belirleme; sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmak için iç tarımsal üretimi ve ticareti koruma ve düzenleme, kendi kendine yetme sınırlarını saptama, pazarlarındaki ürünlerin dampingini sınırlama ve balıkçılık temelli topluluklara su kaynaklarıyla ilgili haklar ve suyun kullanımında öncelik sağlama hakkıdır. Gıda egemenliği kavramı ticareti olumsuzlamaz ancak halkların güvenli, sağlıklı ve ekolojik olarak sürdürülebilir üretim haklarına hizmet eden ticaret politikaları ve pratiklerinin formüle edilmesini savunur.

1. Ticaret Politikaları ve Yerel Pazarlar

İçerik

Günümüzde uluslararası ticaret, ulusaşırı şirketler (UAŞ) tarafından kontrol ediliyor ve sürdürülemez üretim sistemleri temelinde işliyor, işletiliyor. Bu şirketler güçlerini yerel (ulusal) gıda sistemlerini ele geçirmek için kullanıyor, insanları kendilerinin denetle(yebil)dikleri gıdaları almaya mecbur ediyorlar. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından dayatılan, ikili ve bölgesel serbest ticaret antlaşmaları aracılığıyla UAŞ, küresel pazarlarda gıda ve tarımsal malları denetimleri altına alıyor, kendilerine fayda sağlıyorlar.

Bunlar yerel ve geçimlik ekonomileri tahrip ediyor, tüm halkların yeterli, güvenli, sağlıklı ve ekolojik olarak sürdürülebilir bir şekilde üretilmiş gıdaya ulaşmalarını engelliyorlar.

Gıda egemenliğinin yaşama geçirilmesi için, gıdaya ilişkin uluslararası ticaret azaltılmalı, uluslararası ticaretin yönetimi DTÖ’ nün elinden alınmalı ve üreticilerle tüketicilerin demokratik kontrolüne verilmelidir. Yeni yönetişim sistemleri uluslararası ticaretin damping gibi olumsuz etkilerini sona erdirmeli ve yerel pazarlara öncelik verilmesini garanti altına almalıdır.

Ne için savaşıyoruz?

DTÖ’yü tarım alanından çıkarmak ve üreticilerle tüketiciler arasındaki mesafeyi kısaltmak için savaşıyoruz. Üretici-tüketici mesafesini kısaltmak, tüketicilerin gıda üretim sistemleri üzerine farkındalığını yükseltir ve “gıda mesafeleri”ni azaltır.

Bu aynı zamanda küçük çiftçilerin, köylülerin, hayvan yetiştiricilerinin, balıkçıların, yerel pazarlardaki denetimini sağlar, yerel kooperatiflerin kurulmasını teşvik eder. Bu süreç küçük çiftçilerin, köylülerin, hayvan yetiştiricilerinin, doğal yaşam savunucularının, balıkçıların, yerel halkların ve diğer tüm küçük üreticilerin ürünlerini yerel ve ulusal pazarlarda satarak geçimlerini sağlamalarını olanaklı kılar. Bunun sürdürülebilmesi için de; gıdanın yerel olarak pazarlanmasını teşvik edecek, ulusal ve bölgesel pazarların istikrarını destekleyecek kalkınma politikalarına ihtiyaç var.

Çiftçiler, uluslararası düzeyde gıda ve tarımı yöneten kurallara karşı yerel ve ulusal pazarlara yönelik üretimde yoğunlaşıyoruz. Çiftçiler ve balıkçılara zarar veren neoliberal iktisadi kalkınma modelini temel alan DTÖ, ikili ve bölgesel anlaşmalar ve politikalara karşı radikal bir değişim için de savaşıyoruz. Çünkü neoliberal/serbest piyasa modeli gıda egemenliği ile uyuşmaz, çelişir.

Ne türde ticaret kuralları istiyoruz?

Gıda egemenliği sabit bir ticaret kuralları kümesi değildir. Değişik türlerde ticaret politikalarına olanak ve alan tanır. Ancak gıda egemenliği temelinde ortaya koyabileceğimiz bazı temel ticaret kuralları var mıdır, bunlar tartışılmalı…

Neye karşı savaşıyoruz?

UAŞ’ın uluslararası ticarete tahakkümüne karşı savaşıyoruz. Ulusal hükümetler ve bölgesel bloklar, özellikle AB ve ABD/NAFTA, ticaret politikalarını müzakere ederken UAŞ çıkarları ve lobileri tarafından etki altına alınıyor. Bu çıkarlar uluslararası ticaret politikalarının tanımlandığı farklı alanlarda açık seçik ortaya çıkıyor: DTÖ, Serbest ticaret ve ekonomik ortaklık antlaşmaları, AB ortak tarım politikası, ABD tarım yasası ve diğer UAŞ pratikleri (damping, pazarların denetimini ele almak, dikeyine bütünleşmiş üretim ve dağıtım sistemlerini dayatmak vb.) bunlara örnektir.

Bununla ilgili ne yapabiliriz?

Uluslararası ticaret alanında çok farklı “savaş alanları” var. DTÖ, ikili ve bölgesel antlaşmalar, hükümet politikaları, UAŞ, değişen tüketici davranış kalıpları vb…

2. Gıda Egemenliği, Yerel Bilgi ve Teknoloji

İçerik

Yakın zamana kadar gıdanın nasıl üretileceği veya toplanacağı hakkındaki bilgi kırsal toplulukları ilgilendiriyordu. Toplumlar kuşaklar boyunca etkin bir tarımsal çeşitlilik, etkili balıkçılık teknikleri geliştirdiler. Yerel, çevre koşullarına uygun, sosyo-ekonomik ihtiyaçlara yanıt üreten, kültürel çıkarlara uyumlu olan teknolojiyi ve bilgiyi inşa ettiler, yenilikler gerçekleştirdiler.

Bilindiği gibi, sömürgecilik ve sanayileşme süreçleri bunların çoğunu çökertmeye çalıştı. Tarımsal araştırmalar Batılı bilim insanları tarafından çiftliklerden çıkarıldı, enstitü ve laboratuarlara taşındı. Yerel balıkçılık tekniklerinin yerini yüzen endüstriyel fabrikalar aldı. Yerel topluluklar, bölgelerinin ve geçim kaynaklarının göçmenler, plantasyonlar ve madencilik endüstrisi tarafından istila edildiğini gördüler. Tarımda bölgesel ve çeşitliliğe dayalı üretim sistemlerinden uzaklaşıldı. Yoğun biçimde kimyasal girdi kullanımına dayalı üretim modeline geçildi. Bunun en çarpıcı örneği “yeşil devrim”dir. Balıkçılık sektöründe ise, yıkıcı endüstriyel su kültürlerine ve avlanma metotlarına yol açacak olan “mavi devrim”in önü açıldı. Hayvancılık sektöründe de yetiştiricilerin, üretme ve stoklarını geliştirme hakları şirketlerin tehdidi altında.

Niçin mücadele ediyoruz?

Batılı teknoloji modelinin şiddetli saldırılarına rağmen dünyadaki gıdanın büyük bölümü hâlâ yerel topluluklar tarafından, yerel bilgiler ışığında, yerel teknolojiler yardımıyla ve yerel kaynaklardan üretiliyor ve toplanıyor. Pek çok insan, gıda egemenliğinin temel unsuru olan bilgilerin geliştirilmesi, paylaşımı ve bunlar üzerindeki yerel kontrolü güçlendirmeye çalışıyor. Yine dünyada pek çok insan endüstriyel yöntemlerle üretilmiş ürünleri tüketmekten kaçınıyor, üreticiler de; endüstriyel üretim modeli yerine yerel bilgileri kendi geçim kaynaklarıyla yeniden bütünleştirmeye yöneliyor. Yerel yetiştirme koşullarına daha uyumlu olan yerel tohumları ve bitki çeşitlerini takas ediyor, değerlendiriyor. Böylelikle ekolojik-tarımsal üretim metotlarının endüstriyel metotlardan çok daha verimli ve sürdürülebilir olduğu fark ediliyor. Bu durum yerel balıkçılık teknikleri, yerel hayvan yetiştiriciliği ve yerel tarım-ormancılık yönetim sistemleri için de böyle. Kısacası gıda egemenliği için mücadele etmek, bu yerel bilgileri ve üretim sistemlerini yerel toplulukların kontrolü altında, yerel gıda üretiminin güçlendirilmesinin temel unsuru olarak kabul edilmesi anlamına geliyor.

Neye karşı mücadele ediyoruz?

Gıda egemenliği, ulusaşırı şirketlerin kontrolü altında bulunan endüstriyel teknolojilerle mümkün olamaz. Endüstriyel teknolojiler; büyük ölçekli üretimi hedefliyor, Gıdayı işleyerek uluslararası ticarete yöneltiyor, genellikle düşük kalitede “çöp” gıda üretiyor, küçük ölçekli gıda üreticilerine ve çevreye zarar veriyor. Sürdürülebilir olmayan ve şirketlerin kontrol ettiği teknolojilerin en yakın dönemli ve korkunç örneği genetik mühendisliğinin tarımda, hayvan yetiştiriciliğinde ve balıkçılıkta kullanımıdır. Ayrıca, hayvan hormonları, su ve gıda ışıklandırmaları gibi yeni teknolojiler gıdanın endüstriyel olarak işlenmesine ve taşınmasına yardımcı oluyor. Dünyanın açlık sorununu giderecek bitkiler yerine biyo-yakıt üretiminde kullanılacak bitkiler geliştiriliyor, endüstrileşmiş ülkelerin yakıt ihtiyacı giderilmeye çalışılıyor. Bu endüstriyel teknolojiler bir taraftan serbest ticaret anlaşmaları ile dünyanın kaygılandığı her şeyi gerçekleştirirken diğer yandan bu teknolojilerin kamu yararına düzenlenmesi serbest ticaretin engellenmesi olarak algılanıyor. Yani teknoloji ve bilgiler şirket dostu fikri mülkiyet rejimleri ile korunuyor. Öte yandan, gelişime yardımcı programlar giderek böylesi teknolojilerin kabulüne bağımlı hale getiriliyor. Bu arada kendi gıdalarını üretmek istemeyen tüketiciler, tükettikleri gıdanın bu teknolojilerle geliştirildiğinden veya kirletildiğinden habersiz bırakılıyorlar.

Bu konuda neler yapılabilir?

Nyéléni 2007, zararlı teknolojilerin istilası ile mücadele sırasında yerel bilgi ve kontrolü güçlendirecek bölgesel ve uluslararası kampanyalar düzenlemenin ve hâlihazırda var olan kampanyaların devam ettirilmesi için bir fırsat olarak görülmelidir.

Yerel bilgiyi güçlendirecek ve yanlış teknolojileri karşısına alacak pek çok olası eylem ve strateji mevcuttur.

3. Gıda Egemenliği İçin Doğal Kaynakların Kontrolü ve Bu Kaynaklara Erişim

İçerik

Gıda egemenliğinin kökleri, köylülerin ve aile çiftçilerinin, balıkçıların, kırsal göçebelerin, yerli hakların ve diğer küçük çaplı gıda üreticilerinin ve işçilerinin yaşamı ve mücadelesinde var. Gıda egemenliği, gıdanın nasıl üretildiğine saklandığına paylaşıldığına tüketildiğine ve değiş-tokuş edildiğine sıkı sıkıya bağlıdır.

Tarımsal üretim ile uğraşanların, kırsal göçebelerin, balıkçıların ve yerli toplumların gıda ve yaşam alanı olarak dayandıkları doğal kaynakların (örnek olarak; toprak, orman, su, tohum, çiftlik hayvanı türleri ve balık türlerinin) erişim kontrol ve yönetimi gıda egemenliği kavramında merkezi önem taşır. Yerel topluluklar, kendi topraklarını, bölgelerini, ormanlarını, sularını, nesiller boyunca bu kaynakların çeşitliliğini ve zenginliğini, ekolojik olarak sürdürülebilir biyoçeşitlilik içinde bir tarım yaparak, hayvan yetiştirerek aşırı kullanım tükenme ve kirlenmeden korumuşlardır. Çiftçiler, balıkçılar, kırsal göçebeler, yerli halklar, doğal kaynakların sınırlı kullanımı ile bitki ve hayvan türlerinin kendi doğal koşulları içerisinde denemiş, adaptasyonunu gerçekleştirmişlerdir. Köylüler tarımsal bioçeşitlilik anlamında yoğun bir kolektif bilgi inşa etmişler, gelecek nesiller için gerçek yenilikler, yetiştiriciler ve gerçek koruyuculuk görevi görmüşlerdir.

Tarımsal biyoçeşitlilik ve yerel geleneksel bilgi, karmaşık bir şekilde birbirine bağlıdır. Böylelikle yerli ve geleneksel topluluk bilgisini elinde tutanlar ve bu çeşitliliğin kullanıcıları, koruyucuları; topraklar, bölgeler, sular, su kaynakları ve bunların verimli olarak kullanılabilmesi üzerinde kontrole ihtiyaç duyar.

Endüstriyel, ihracata yönelik tarım, su kültürü ve besiciliğin ekolojik çöplüğe çevirdiği topraklarla karşılaştırıldığında topluluk temelli üretimin olduğu toprakların yoğun bir biyoçeşitliliği içerdiği açıkça görülebilir. Topluluk temelli üretim ile toprak ve çevrenin bozulması önlenir, değerli ekosistemler, vahşi ve ıslah edilmiş tür çeşitliliği, balık ve besi hayvanı genetik kaynakları, su havzaları ve hidrolojik kaynakların muhafazası için yaşamsal önemdeki açık alanlar ve orman örtüsü korunur. Bütün bunlar insanlığın -kendine özgü gıda güvenliği olan- gıda egemenliğinin garanti altına alınması için gereklidir/yaşamsaldır.

Bu doğal kaynakların kullanımında erişim ve kontrol karmaşık bir meseledir ve gıda egemenliği için çok önemli olan bazı faktörlerle karşılıklı ilişki içindedir. Kaynaklara güvenli fiziksel erişimi kontrol edebilme yeteneğiyle beraber, üretimin örgütlenmesi, hasat, depolama ve mübadele etkinliklerini de kapsar.

Yerel topluluklar, toprağın işlenmesinin, orman ürünlerinin toplanmasının ve balığa çıkmanın nasıl ve ne zaman yapılması gerektiğine ilişkin zengin bilgi ve deneyim ile geliştirilmiş kurallara sahip olmuşlardır. Aynı zamanda paylaşıma, mübadeleye, toplayıp ürettiklerini satmaya ve doğal kaynakların kullanımına ilişkin çatışmaları çözmeye dair de kurallar geliştirmişlerdir.

Yerel besi hayvanı türleri göçebe topluluklar için, tohumluk ayrılan tohumlar da dünyanın köylü üreticilerinin büyük çoğunluğu için temel dayanaktır. Yerli halklar için, bölge, kültürel aidiyet, toplumsal ve ekonomik örgütlenme için temeldir. Ayrıca, yerli halklar çevreyi; toprağın üretken fonksiyonunun dışında, suyu, ormanları, yüzey minerallerini, havayı ve diğer üretken kaynakları da içeren daha geniş bir bölgenin parçası olarak görürler. Balıkçılar için, avlaklar, kıyı şeritleri, kumsallar ve toprağın işlenmesiyle oluşan zararlı etkilerin sınırlandırılmasına ilişkin kara etkinlikleri yaşamsal önemdedir.

Yerel toplulukların hayatta kalmak için muhtaç oldukları kaynaklara erişim ve kontrolü, hakim kalkınma modeli sayesinde aşındırılıyor; yerel kaynak idaresi, yönetimi ve üretimi yerle yeksan ediliyor. Toprak, ormanlar, su, bitkiler, hayvanlar ve diğer genetik kaynaklar gittikçe artan bir şekilde ticarileştirilip özel meta haline getiriliyor.

Devlet, özel tarım işletmeleri, rafine sanayii, büyük ölçekli turizm ve altyapı projeleri; topluluklara ve kamuya ait topraklar, doğal su havzaları ve yerli bölgeler üzerinde sınırlarını genişletiyor.

Tohumlar ve besi hayvanı türleri biyoteknoloji ve tarım şirketleri tarafından patentleniyor.

Yaşamı sürdürülebilir kılmanın temel koşulu olan su, iktisadi bir mal olarak görülüp “yüksek değerdeki kullanıcılara” (başka bir deyişle fiyatını ödeyebilenlere) tahsis ediliyor.

Topluluklara ait balıkçılık alanları, ormanlar, sulak alanlar, meralar ve korular varlıklı özel girişimcilere, ticari su kültürü şirketlerine, endüstriyel plantasyonlara, madencilik ve kerestecilik şirketlerine haraç mezat satılıyor. Toplulukların nesiller boyunca geliştirdikleri yerel bilgi dağarcığı ecza ve kozmetik şirketleri tarafından korsan bir biçimde çalınıyor. Köylü çiftçilerin, göçebelerin, balıkçıların ve yerli halkların kaynaklarına erişme ve kontrol etme haklarını ihlal, gıda, yaşamını kazanma, iktisadi ve kültürel güvenlik haklarına yönelik bir saldırıya dönüşüyor. Tarımın ve balıkçılığın ticarileştirilmesi; tarım ve orman alanlarının, tohumların, besi hayvanı türlerinin ve diğer genetik kaynakların tarım şirketlerinin ve diğer büyük ticari işletmeler elinde toplanmasına yol açıyor. Bu da toplulukları, topraklarından ve geleneksel mesleklerinden bütünüyle kopartıp başka yerlerde güvencesiz ve düşük ücretli istihdam arayışına yöneltiyor. Bu olgu, çiftçi, göçebe ve balıkçı ailelerinin geniş ölçekli göçüne, kırsal alanda ve şehirlerde sefalet ve eşitsizlik bölgeleri oluşmasına ve toplulukların paramparça olmalarına sebep oluyor.

Özellikle yoksunlaşan ve güçten düşenler ise kadınlar ve çocuklardır. Çünkü kadınlar, çoğunlukla tohumların saklayıcısı ve besi hayvanları, orman ürünleri, şifalı otlar, yabani gıda kaynakları gibi konularda bilgiye sahip olanlardır.

Ayrıca, bu olumsuz gidişattan etkilenen gençler var. Gençlerin ailelerinin ve topluluklarının parçalanması, onları kişisel gelişme ve istihdama ilişkin çok az seçenekle karşı karşıya bırakıyor.

Ne için savaşıyoruz?

Yerel özerklik, yönetişim, örgütlenme ve ortak olanların savunulması gıda egemenliğinin kalbinde yer alır. Bunlar toplulukların topraklarına, bölgelerine, sularına ve tarımsal biyoçeşitliliğe erişim ve kontrol etme haklarını güvence altına alırlar. Farklı kullanıcı toplulukların aynı kaynakların kullanmasından kaynaklanan sorunların çözümüne yardımcı olurlar. Pazarları reddetmezler ancak pazarları toplumsal denetim altına alma arayışındadırlar. “Yerel” iktisadi olduğu kadar siyasal bir alandır ve dünyanın her tarafından toplulukları ve seçmen gruplarını birbirlerinin meseleleri ve mücadelelerini kendilerinki gibi bilmelerine ve ortak stratejiler geliştirmelerine yardımcı olur. Ancak ortak mülkiyete ait olması gerekenler özelleştirildikçe ve yerel alanlar piyasa güçlerince işgal edildikçe, hayatta kalma ihtiyacı toplulukları diğerleriyle çatışma durumuna sürüklüyor.

Neye karşı savaşıyoruz?

Ortak mülkiyete ait olan değerlere ve toplulukların erişim ve kontrol haklarına yönelik saldırı; devletler/hükümetler, Dünya Bankası, IMF, Inter-Amerikan Kalkınma Bankası, Asya Kalkınma Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi hepsi de ulusal ve çokuluslu şirketlerin emri ile hareket eden uluslararası finans kurumları (UFK) tarafından yönetiliyor. Bu kurumlar, zengin Kuzey ülkelerinin finansmanıyla az ya da çok baskın olan gelişme modelini kontrol ediyorlar. Bu model içinde desteklenen tek “erişim”, şirketlerin, yerel toplulukların bilgi ve kaynaklarına piyasaya malzeme etme anlamında erişimi oluyor. Ticaret ve yatırımın liberalleştirilmesi, kamu mal ve hizmetlerinin özelleştirilmesi, biyolojik hırsızlığı kolaylaştıran fikri mülkiyet hakları rejimi (EMHR), yerel kontrolü yadsıyan teknolojiler, “toprak reformuna” yol açan piyasa ve suyun özelleştirilmesi, bu yıkıcı modelin en temel sembol ve niteliklerini oluşturuyor. Bu model aynı zamanda yerel toplulukları ve farklı seçmen gruplarını daralan ve azalan kaynak havuzuna erişim ve onu kontrol noktasında yarışmaya zorlayarak bu şekilde sosyal anlaşmazlık ve bölünmelere sebep oluyor.

Bunlar hakkında ne yapabiliriz?

Neo-liberal kalkınma modelinde, global şirketler gıda zincirini, hükümet ve devlet elitlerinin aktif desteği ile girdilerden kaynaklara, üretimden dağıtıma, işlemeden ticarete tüm yönlerinden kontrol eder. Bu kontrol, toplulukların en temel haklarından olan doğal ve verimli kaynaklara erişiminin ve bu kaynaklar üzerindeki kontrolünün tamamen inkârıdır. Aynı zamanda toplulukların, kaynaklara erişim, üretim ve dağıtımın nasıl organize edileceği ve yönetileceği hakkındaki karar verme süreçlerinden de dışlanmasını içerir. Gıda bağımsızlığı, hem şirketlerin gıda rejimine direnir hem de sürdürülebilir gıda, tarım ve ekolojik sisteme erişim ve kontrol üzerinde yeniden hak iddia ederek; bunlar üzerine pratikler ve prensipler geliştirerek bunlar için alan yaratır.

4. Bölgeleri ve Toprağı Paylaşmak, Su, Balıkçılık Hakkı, Su Kültürü ve Orman Kullanımı

Bölgeler çoğunlukla ciddi ihtilaflara yol açan rekabetçi kullanım baskısına maruz kalıyorlar. Bu ihtilaf sadece toprak, su ve orman gibi doğal kaynakların paylaşımcı kullanımı ile ilgili olmuyor. Bölgeye dair değişik bakış açılarını da beraberinde getirebiliyor. Çoğu durumda bu ihtilaflar, gıda egemenliğinin genel bir ihtiyaç olduğunu düşünen aktörleri de içerebiliyor. Bu aktörler Nyeleni Forumu’nda bulunuyorlar. Bu nedenle bu çalışma grubunda üç ana eksen etrafında tartışılacak.

 Bölgelere dair meşru fakat çoğunlukla farklı beklentiler hakkında daha iyi bir anlayış geliştirmek. Bu farklı beklentiler, çıkarlara dayalı ihtilafların kaynağı durumundadır.
 Birbiriyle çatışmalı olan kullanım ve haklara sahip taraflar arasında çatışmanın çözümü mekanizmalarını, somut deneyimlere dayanarak öğrenmek.
 Taraflar arasındaki ittifakları gıda egemenliğini gözetecek şekilde kuvvetlendirmek.

Ne için mücadele ediyoruz?
Ortak bölgeler için kavramlar

“Tüm yerli halklar, etnik azınlıklar, kabileler, balıkçı halklar kendi maddi ve manevi ilişkilerine sahip çıkma, toplumsal yapılarını geliştirme, kontrol etme, kullanma ve yeniden şekillendirme haklarına sahiptirler. Bu toplulukların, toprak ve bölgeleri; hava, su, deniz, ırmaklar, göller vs. dahil olmak üzere, geleneksel olarak sahip oldukları, meslek edindikleri veya kullandıkları tüm çevreleri siyasi ve toplumsal olarak idare etme hakları vardır.”

Neye karşı mücadele ediyoruz?
Bölgelere dair çıkar çatışmaları

Kaynakların özelleştirilmesi, onların kullanımının eşitsiz dağılımına kuvvetle etki etmektedir. Bazı belirli bölgelerde nüfus artışı, çölleşme, iklim değişikliği, neoliberal politikalar, madencilik ve ormancılık yatırımları ve toprak piyasalarının liberalizasyonu mevcut gerilimleri arttırmaktadır. Gıda egemenliği hakkı ve doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimine dair ortak bir vizyonu sahiplensek de, meşru ve ihtilaflara yol açan değişik kullanım çıkarlarıyla karşı karşıya kalabiliyoruz:

 Göçebeler ve köylüler arasında toprağa erişim hakkı ile sürülerin geçiş hakkı
 Balıkçılarla köylüler arasında suya erişim ve üretim tarzı hakkında
 Yerli halklar ve köylüler arasında yeni bir tarımsal arazi üzerinde
 Köylüklerle şehir banliyölerinin yayılması hakkında
 Çiftçiler ve çevreciler arasında toprak kullanımı ve üretim tarzı hakkında
 Doğal kaynaklara erişim hususunda erkekler ile kadınlar arasında
 Ve genellikle de toprak ve diğer doğal kaynaklar üzerinde özel hakların tesisinden fayda edinebilecek çeşitli toplumsal gruplar arasında.

Bu konuda ne yapabiliriz?

Bu konudaki ihtilaflar birbirini tetikleyerek artmaktadır. Dayanışmayı esas alan yeni ittifaklar geliştirmek elzem hale gelmiştir. Toprağa ve doğal kaynaklara erişimdeki toplumsal adalet ve dayanışma, gelecek kuşakların da temelini oluşturacaktır.

“… Hükümetler, doğal kaynaklar üzerinde köylülerin, balıkçıların, göçmenlerin, orman topluluklarının ve yerli halkların kontrolünü garanti altına almalıdır ki bu kitleler kırsal ve sahil bölgelerinde, kolektif ve topluluk hakları sayesinde yaşamaya devam edebilsinler.”

Bu nedenle, bölgeler, toprak, su ve ormanlar için -yerel, bölgesel ve küresel düzeyde- bir düzenleme sistemi elzem hale gelmiştir. Bu düzenlemeler ulaşım, kullanım, haklar ve sorumlulukları içermelidir. Bu sadece tesir etmekle kalmayan, meşru ve genel kabul gören bir ihtilaf çözme sistemi kurmak için gereklidir.

5. Çatışmalar ve Felaketler: Gıda Egemenliği Hareketi, Yerel ve Uluslararası Düzeyde Nasıl Cevap Üretilebilir

İçerik

Küresel ısınma, politik kargaşalar, doğal kaynakların kıtlığı arttıkça, çatışmaların ve felaketlerin artacağını öngörmek mümkün. Bu nedenle bu tür gelişmelerin bize nasıl etki edeceği ve bizim buna nasıl cevap vereceğimiz, gıda egemenliği hareketi için şimdiye kadar üzerinde fazla durulmayan fakat hayati önemde olan özellikler/konular… İklimsel veya sismik hareketlerden kaynaklansalar da, çoğu felaketin “doğal” olduğu söylenemez. Bunların kötü sonuçları çoğunlukla, ormansızlaştırma, fosil yakıt tüketimi, standartların dışında üretim gibi nedenlerden kaynaklanıyor ve genellikle yoksul insanları vuruyor.

Çatışmalar, savaşlar, işgaller ve felaketlerin gıda egemenliği ile benzer ve karmaşık bir ilişkisi var. Gıda egemenliği açığının çatışmalara ve insan kaynaklı “doğal” felaketlere yol açtığı durumlara şahit olduk. Gerek yerel, gerekse küresel düzeydeki çoğu çatışmanın kökeninde doğal kaynaklar üzerindeki egemenlik mücadelesi var. Savaşlar ve felaketler, yerlerinden edilen ve göçmen olmaya zorlanan halkların bölgelerine, pazarlarına ve doğal kaynaklarına el koymanın bir nedeni olarak giderek daha fazla kullanılır oldu. Savaşlar tarımsal alanları, ormanları ve su alanlarını harap ediyor ve topluluklar için gıda üretimini daha riskli hale getiriyor. Çatışma ve savaş sonrası ortaya çıkan “yeniden inşa” projeleri toplulukları toprağına ve diğer üretim kaynaklarına yabancılaştırıyor. Dolayısıyla gıda egemenliği yaklaşımının çatışmalardan ve felaketlerden etkilenen toplulukları nasıl güçlendirdiğine dair örnekleri incelememiz önem arz ediyor. Başarılı acil yerel planları, buna dair hazırlıkları ve yanıtları incelemek, başarının “elementlerini” tanımlamak noktasında yardımcı olabilir. Gıda yardımının eleştirel değerlendirilmesi ile siyaset ve açlık arasındaki girift ilişkiyi açığa çıkarmak da bir o kadar önemli. Ve en son olarak da, çatışmalar, savaşlar ve felaketler karşısında uluslararası dayanışmayı örme konusundaki başarımızın değerlendirilmesini yapmalı ve “bunu nasıl daha güçlü kılarız?” sorusunu kendimize sormalıyız.

6. Ekonomik Şartlar ve Zorlayıcı Göç

İçerik

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından dayatılan; uluslararası tarım ticaretinin liberalizasyonu, ulusal pazarların zorla ulus ötesine açılması, müşteri sorumluluklarının azaltılması, ithalat kotalarının devreye sokulması… Bunların hepsi gezegenimizin kırsal alanlarını etkileyen ekonomik krizi şiddetlendirdi.

Üreticiler arasındaki rekabetin artırılması, tarım üreticilerinin genel fiyatlarında -zaman zaman sürdürülemez seviyelerin de aşağısındaki üretim maliyetlerine değin- azalmaya sebep oldu. Dolayısıyla, bu; şehirlere doğru olan kırsal göçü hızlandırdı ve çiftçilere topraklarında yaşama şansı bırakmadı. Sonrasında, kırsal alt yapı, sosyal hizmetler, sağlık, eğitim ve kültür hizmetleri azaltıldı. Fonların çoğu kent nüfusunun ihtiyaçlarına yönlendirildi ki kentte hizmetlerin özel şirketlere satılmasının önü açılmış oldu. Sürekli olarak kırsal alanla kentsel alan arasındaki ayrım genişletildi.

Başlangıçta, göç; ülke sınırlarında, insanların kırsal alanları veya yoksul bölgeleri bırakarak kentlerde bir yaşam kurmayı denemek için gerçekleştirdikleri bir eylemdi. Bu insanlar, kısa vadede, kentlerin çevresinde yoksulluk kuşakları şeklinde gecekondu mahalleleri kurdular. Kapılarındaki aç yığınlardan korkan hükümetler, kısa vadeli çözümler uygulayarak düşük fiyatlarda günlük gıda payları sağladılar. Temel ürün fiyatlarını düşük tutabilmek için, ya kuzey ülkelerinden gıda ürünleri ithal ettiler ya da kaderlerini Cargill gibi -bazı durumlarda gıda ihtiyaç zincirinin %50’sini kontrolüne alan- ulusötesi şirketlere emanet ettiler.

Bu, ters taraftan, kusurlu bir zincir yaratıyor. Yüksek oranlarda işsizliğe sebep olan kırsal göç, işçiler arasındaki rekabeti şiddetlendiriyor, işçi birlikleri gibi her türlü kolektif örgütlenmeye şantaj yapma ve saldırma yolunda kapı açıyor.

Çoğu zaman, kırdan kente toplu geçiş göç sürecinin ilk aşamasıydı. Yoksul yaşam koşulları ve açlık, göçmenleri uzak çevrelere doğru itiyordu. Bununla da kalmayıp büyük göç dalgaları kıta dâhilinde ve kıtalar arasında meydana geliyordu. Mültecilerin ekonomik refahı da giderek kötüleşti.

İlk başta, mülteciler, sınır kaçakçılarının zorladığı insanlık dışı koşullara ve soygunluğa maruz kalıyordu. Daha sonra, geçtikleri şehirlerdeki polisler ve silahlı kuvvetlerle karşılaşıyorlardı. Ekonomik güvenliğe ulaşmaya çalışırken ölen mülteci sayısı inanılmaz rakamlara ve alarm veren seviyelere ulaşmıştır. Fakat bu, göç dalgasının artarak devam etmesine engel olmamıştır. Neo-liberal politikaların lanetli kötülüklerini kanıtlayan daha çarpıcı delil var mı?

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) verileri; 200 milyondan fazla mültecinin çok zorlayıcı ekonomik, sosyal ve kültürel şartlarda yaşadığını ve geride bıraktıkları ülke ve ailelerine yeterli para kazanıp yollamayı ümit ettiğini belirtiyor. Kuzeye olan bu göç dalgası, birçok ülkeyi dinamik ve genç işgücünden mahrum bırakıyor. Kuzey ülkelerine doğru büyüyen bu “beyin göçü”, hali hazırda zayıflayan küresel güney ülkeleri ekonomilerindeki eğitimli ve donanımlı çalışanları da söküp alıyor.

Göç, aynı zamanda, kadın-erkek ilişkileri üzerine de büyük/olumsuz etkiler bırakıyor; çoğu zaman kadınların ekonomik durumlarını tehlikeye sokuyor. Elbette ki, artan kırsal göçün sonuçları, ülke sınırları içinde veya dışında da olsa sadece ekonomik değil. Ne zaman bir erkek veya kadın başka yerlerde yaşamak için kendi ailesini ve yaşadığı toplumu terk etse, sadece onlar değil bütün kırsal toplum acı çeker. Çünkü bu, gıda üretim-tüketiminde sürekli silinen yerel bilinçlilik, yerli hünerler-ustalıklar, yerel kültürel kimlikler gibi konularda değişimlere sebep olur. Göçmenler tarafından geride bıraktıkları ailelerine ve toplumlarına gönderdikleri paralar, onların ekonomik kurtuluşu için olmazsa olmaz duruma gelir ki bu yeni bir bağımlılık şekli meydana getirir.

Ne için savaşıyoruz?

Biz, gıda üreticilerinin (balıkçılar, pastoralciler ve çiftçiler) geçimlerini kazanacakları adil pazar fiyatları için savaşıyoruz. Biz, yoksul kent nüfusunun; güvenilir, besleyici ve kültürel açıdan uygun gıda ve gıda üretim kaynaklarına ulaşma hakları olduğunu savunuyoruz. Sübvansiyonlar eğer gerekli ise, kentlilerin örgütleri ve hareketleri ile uzlaşılarak belirlenmeli ve böylece artan gıda fiyatlarının kent yoksullarının yaşam standartlarını olumsuz etkilemesine izin verilmemelidir. Sosyal hizmetler, sağlık, eğitim ve kültür hizmetleri için ayrılan fonların, hem kentsel nüfusun hem de kırsal nüfusun ihtiyaçlarına göre dengelenmesi gerekmektedir. Kırsal altyapı hizmetleri, kırsal alanda yaşayanların genel ve ekonomik hassasiyetlerini azaltmak için geliştirilmelidir.

Neye karşı savaşıyoruz?

Zorunlu göç; direkt olarak, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF tarafından dikte edilen neo-liberal politikaların sonucudur. Biz, dünyayı sadece ekonomi ve ticari mübadele ekseninde gören, “kalkınma projesi” ile göçmenleri kurbanlar konumuna sokan bu örgütlerin yarattıkları suçla savaşıyoruz. Biz, vatandaşları ucuz iş gücüne çeviren, kentli nüfusu doyuracak olan gıdayı “ucuz” bir ticari mal olarak gören, açlığı ve yoksulluğu neo-liberal politikalarla -kırsal alanlarda yaratılan zararı göz önüne almaksızın- dengelemeye çalışan mantığa karşı savaşıyoruz.

7. Üretim Modelleri: Gıda egemenliği, insanlar, canlılar ve çevre üzerindeki etkileri

Birbirine ters düşen iki kırsal kalkınma ve üretim modeli var:

Endüstriyel tarım işletmeleri, balıkçılık ve su kültürü: Birkaç ulus ötesi şirketin kontrolünde olan küresel pazar için mono kültürler içinde gıda ve katkı maddeleri üretirler. ‘Gıda güvenliği’ için teşvik edilir, kamu ve özel araştırma kurumları tarafından desteklenirler. Bununla beraber, küçük çiftçilere, hayvancılıkla uğraşanlara, zanaatkâr balıkçılara ve yerli insanlara zarar verirler. Çevre -toprak, su, tarımsal ekosistemler ve gezegenimizin biyolojik çeşitlilik ve yaşam destek sistemleri- üzerinde yıkıcı etkide bulunurlar. Gübreler, tarım kimyasalları, üretim, nakliyat, işleme, soğutma ve perakendecilik için fosil yakıtların kullanımı yoluyla, bugünkü küresel su krizi ve küresel ısınmanın temel katkı sağlayıcılarıdırlar. Bilindiği gibi, söz konusu yöntemlerle üretilen her bir yiyecek için, kendi sağlayacağı enerjiden çok daha fazla enerji harcayacak fosil yakıt girdisi gerektirir. Endüstriyel üretimi denetim altında tutan şirketlerde sermaye yoğundur, patentler ve ticaret kuralları ile korunurlar. Bu durum, şirketlerin girdi pazarlarını (genetiği değiştirilmiş tohumlar, hayvan türleri, su, gübreler) ve ürün pazarlarını (yiyecek, hayvan yemi, biyoyakıtlar, lif ve endüstriyel mallar) ellerinde tutmaları ve kontrol etmelerini sağlar. Bu egemenlik onların doğal kaynakları aşırı sömürmesini ve doğanın bozulmasını mümkün kılar. Tüm bunlar, toprak erozyonuna, biyoçeşitliliğin kaybına, ormanların kaybına, su kaynaklarının tükenmesine ve kirlenmesine ve denizlerin kirlenmesine yol açar. Bir de bunların maliyeti hiçbir zaman ödenen fiyata eklenmez. Bu yaklaşım, doğanın parametreleri çerçevesinde çalışmak yerine doğayı kontrol etmek ve dönüştürmek amacını güder.

Ekolojik tarımsal üretim, hayvancılık ve zanaatkâr balıkçılık: Çok çeşitli ve çok fonksiyoneldir: Birçok mal üretir (takas ve satış için ürettikleri yanında yiyecek, giyecek, konut malzemeleri) ve yerel toplulukların gereksinim içinde olduğu ekosistemin işlemesine/sürdürülmesine destek olur (temiz su, sağlıklı topraklar). Bu üretim ve hasat yöntemleri kadın ve erkeğin karar almada rollerinin olduğu insan-merkezli yöntemlerdir. Bunlar bilgi, deneyim ve deneyimi paylaşma, geçimi sağlama temellidir. Bu üretim biçimleri yerel olarak geliştirilmiştir; kuraklığa dayanıklı tohum çeşitleri, sulak alanlarda ve sele meyilli ovalarda yetişen ekinler, hastalıklara dayanıklı hayvanlar gibi yerel iklim koşullarına uyum sağlamış bitki çeşitleri ve hayvan türlerine dayanır. Kimyasallara dayalı girdilere bağımlı değildirler. Tarım sistemlerini devam ettirirler. Çevreye karşı değil, onunla birlikte çalışırlar, bu nedenle üretkenlik daha yüksektir. Bu yaklaşım doğanın dönüştürülmesi amacını gütmez, onun yerine, yüksek maliyete neden olmadan, doğa ile sinerji içinde olan yerel denemeler için alan yaratır. Paylaşılabilir bir bilgi deposu oluşturur. Bu üretim biçimleri iklim değişiklerine ve diğer tehlikelere karşı esnektirler ve ‘karbona aç’ ve fosil yakıta bağımlı değildirler. Her bir birim enerji girdisi için 10 kata kadar daha fazla yiyecek enerjisi üretilir. Küçük-ölçekli üretim yöntemleri ve zanaatkâr balıkçılık uygulamaları bireyler tarafından kendine mal edilemez ya da ‘sahip olunamaz’. Bu üretim biçimleri gıda sistemleri üzerinde yani gıda egemenliği üzerinde yerelleştirilmiş kontrole olanak verir.

Abdullah Aysu Mar 31st 2007 04:08 pm Makale Arşivi No Comments yet Trackback URI Comments RSS

Bir yorumda bulunun

*
Amaç dışı kullanımı önlemek için resimde yazılı olan yazıyı soldaki kutuya tekrar yazınız. yazılı sözcüğü görmüyorsanız dinlemek için tıklayınız.
Click to hear an audio file of the anti-spam word